ERDOĞAN SİYASETİ NEREYE GİDİYOR

Türkiye, AET’nin 1958 yılında kurulmasından kısa bir süre sonra 31 Temmuz 1959′da Topluluğa tam üye olmak için başvurmuş ve 12 Eylül 1963 yılında imzalanan Ankara antlaşması ile de üyelik müzakerelerine başlamıştır. Yıl 2009’dur ve hala bu müzakereler ucu açık bir şekilde sürmektedir.

Bu sürecin ne zaman ve nasıl sonuçlanacağına ilişkin bir kehanette dahi bulunmak olası değildir, çünkü uzadıkça uzayan görüşmeler ile ilerleme raporlarının içeriği, artık AB’nin terörün ardındaki siyasi güç olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.

Anlaşılan odur ki, Türkiye “terörle mücadele ve AB’ye üyelik süreci” adına tuzağa çekilmek istenmektedir. Peki, bu durumda Türkiye tuzağa düşmekten kurtulabilir mi?

AB-DTP-ÖCALAN

Birlikte bakalım, Türkiye’nin tuzağa nasıl çekildiğine; ilk olarak AB’ye uyum süreci adına sürdürülen görüşmeler ve bu süreç kapsamında yapılan yasal düzenlemeler önce Öcalan denilen bölücü başını ipten kurtarmıştır.

1999 yılında yapılan yargılaması sonucu idama mahkum edilen Öcalan, idam cezasının AB sayesinde kaldırılması sonucu hayata geri dönmüş ve sözde ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrilen cezasının yeni koşullarıyla örgütü yattığı yerden idare eder, hatta kitap yazar ve basar olmuştur.

İkinci olarak, Öcalan’ın kurduğu DEP’in devamı olan DTP’ye en büyük siyasi destek AB ülkelerinden gelmiştir; bu terör destekli partinin ERNK adı altında örgütlenmiş cephe teşkilatı dernekler, bürolar, vakıflar, televizyon ve konfederasyon şeklinde faaliyet göstermekte olup aranan örgüt mensupları ise Avrupa’da cirit atmaktadır.

Yine terör örgütünün 500 milyon AVRO’luk kara para trafiği AB ülkelerinde serbestçe dolaşmakta ve kaçaktan ve haraçtan gelen paralar buralarda aklanmaktadır.

AB Parlamentosu kırmızı bültenle aranan terör zanlısı Gülabi Dere’nin siyasi eylemlerine açıkça destek vermekte, Yunanistan bir adım öteye giderek bu aranan zanlıya AB kimliği dahi vermekten çekinmez olmuştur.

Bu siyasi cephe teşkilatının önlenemeyen faaliyetleri Türkiye’nin içindeki etnik ayrımcılığı körüklemekte ve AB’den çıkan her karar DTP’nin Türkiye’deki siyasi manevra alanını genişletmektedir.

OHAL’in ve DGM’lerin kaldırılması, Polis Özel timlerinin çekilmesi, Kürtlere kültürel haklar başlığı altında Kürtçe özel kursların açılması ve devletin resmi televizyonunda Kürtçe programlar yapılmasına ilişkin alınan kararlar hep AB’den gelen siyasi baskıları neticesinde ortaya çıkmış olup aslında bu, DTP’nin değil PKK terör örgütünün başlangıçtaki istekleridir.

AB-DTP-ÖCALAN çizgisindeki bu hareketin bundan sonra ki olası taleplerini öngörmek için bir kahin olmak gerekmemektedir, çünkü bu olası talepler artık gün ışığına çıkmış durumdadır; Anayasa’da değişik yapılarak Kürtçenin ikinci dil olarak kabulüyle etnik farklılıkların derinleştirilmesi,

yine anayasal değişiklikle cumhuriyetin kurucu unsuru olan Türk kimliğinin kaldırılması ya da Kürt kimliğinin Anayasa’ya dahil edilmesiyle Türk kimliğinin değiştirilmesi,

yerel yönetimlere özerklik düzeyinde yetkiler verilerek merkezi idare gücünün zayıflatılması,

Geçici Köy Koruculuğu sisteminin kaldırılarak devletle vatandaş arasındaki bağların koparılması,

ve nihayetinde Öcalan’a ya da sözde yönetici kadroya af getirilip DTP’nin başına geçirilmesiyle Atatürk cumhuriyetinin ulus devlet-üniter devlet yapısının çökertilmesidir.

Bu ihanet senaryosuna Türkiye’de kim dur diyecektir, bu soruya cevap bulunması gereken zorlu bir dönemden geçmekteyiz.

ABD-HÜKÜMET-BARZANİ

Öte yandan, ABD ile geliştirilen ilişkiler Türkiye’nin içine çekilmek istendiği tuzağın ikinci sarmalıdır ve bu sarmal, AB-DTP-ÖCALAN sarmalına karşı çıkanlar için ikinci bir seçenek yani kötünün kötüsü olan bir seçenek olarak kurgulanmıştır.

Özeti şudur; ABD, 14 Mayıs 1948′de Filistin topraklarının işgali sonucu kurulan İsrail Devleti’yle Ortadoğu’ya fiili adımını atmıştır.

İsrail, M.Ö. 500’lü yıllarda yıkılan Yahuda Krallığı’ndan binlerce yıl sonra Ortadoğu’da kurulan ilk Yahudi devleti’dir ve ABD çıkarlarının temsilcisi durumundadır.

İsrail’in işgal edilmiş topraklarda ne pahasına olursa olsun yaşaması ABD’nin Körfez politikasının temelini oluşturmaktadır. İsrail, Büyük Orta Doğu projesinin temel taşıdır.

Bu dış politik esaslar çerçevesinde 1991 Körfez savaşıyla silahlı gücünü Körfez’e taşıyan ABD, 2003 Körfez savaşıyla belki bir daha çekilmemek üzere Irak’ı işgal etmiş ve İsrail’in yaşam stratejisine uygun olarak Irak’ı etnik köken ve dini mezhep farklılıkları temelinde parçalamıştır.

İşgalle birlikte ortaya çıkan Barzani müttefikliği mevzi kazanmış ve sözde Büyük Kürdistan Projesinin siyasi lideri konumuna getirilmiştir. Günümüzde Barzani ABD tarafından Öcalan’a karşı iyi bir seçenek olarak Türkiye’ye sunulmaktadır.

Çünkü PKK örgütü terörist bir örgüttür ama Barzani değildir, üstelik Türkiye’nin Doğu bölgelerinde yaşayan halkımızla Barzani’nin aşiret ve dini mezhep bağları vardır, dolayısıyla Türkiye Öcalan yerine Barzani’yi muhatap kabul edip masaya oturmasında bir sakınca yoktur.

Buradaki tuzak; Türkiye ile ABD’nin 50’li yıllardan süregelen müttefiklik ve NATO ilişkileri nedeniyle silahlı güç siyaseti uygulanamayacağı için, yerine Barzani önderliğinde siyasi güç kullanılarak Türkiye’yi parçalama stratejisinin uygulamaya konulmuş olmasında yatmaktadır.

Sarmal tuzağın bu seçeneğinde amaç; Barzani liderliğinde Irak’ta oluşturulan Kürt devletinin tanınmasını sağlamak ve sonrasında Türkiye üzerindeki bölücü siyasetin liderliğini Öcalan’dan alıp Barzani’ye devretmektir.

Böylece Türkiye kendi iç sorunlarıyla boğuşup üniter devlet yapısını korumaya çalışırken ABD, silahlı güç kullanarak bölge ülkelerini parçalama stratejisini “etkisiz ve tepkisiz Türkiye” üzerinden sürdürecek ve muhtemelen ilk olarak da karşısına Suriye ve İran’ı alacaktır.

Peki, bu ihanet senaryosuna Türkiye’de kim dur diyecektir?

AB’NİN PKK-BARZANİ RAPORU

AB’nin ortak çalışma ve dış politikasına katkıda bulunması için kurulan Avrupa Güvenlik Çalışmaları Merkezi’nin (ISS) geçtiğimiz hafta açıklanan bir raporunda, PKK ile ilgili yapılan değerlendirmeler tarihin tekerrür ettiğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Irak’taki Kürt yönetiminin görüşlerine yer verilen raporda; PKK’nın bölgede ’sempati kaybettiği’, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) terör örgütünü ‘rahatsız edici’ gördüğü, ancak KBY’nin PKK ile savaşmayı göze alamayacağı şeklinde bir değerlendirme yapılmıştır.
Yine bu rapora göre, bölgesel yönetimin PKK’nın üslerinin yerini bildiği ve örgütün stratejilerinden haberdar olduğu belirtilmiştir. Ayrıca KBY’nin, bahar aylarından bu yana, PKK’ya verdiği destek kesilmiş olsa da, örgüte karşı bölgede “açık bir tolerans” gösterildiği ifade edilmiştir. ISS’nin bu raporuna göre, örgütün para kaynaklarına Avrupa ve sınır ticaretinden (kaçakçılık) alınan paylar temel teşkil etmekte, lojistiği ise İran’dan sağlanmaktadır.
Rapor, görüşülen Kürtlerin PKK sorununun çözümü konusundaki önerilerini beş maddede toplamaktadır;

- Sorun, askerî çözümlerle değil ancak müzakere yoluyla çözülebilir,

- PKK, bölünme hedefini terk ederek ideolojisinde radikal bir değişim yaptı,

- Örgüt, barış istiyor ve silah bırakmaya hazır,

- Bunun için, Türkiye kapsamlı bir af çıkarmalı ve Kürt kimliğini tanımalı,

- Eğer PKK bunu reddederse, Kürt kamuoyundaki kredibilitesini kaybeder,

- ve KBY, PKK’dan kurtulması için Türkiye’ye yardım etmeyi düşünebilir.
Yine rapora göre, AB’nin Kürt yönetim alanında etkinliğini artırmasının bölgenin gelişimine ve normalleşmesine katkıda bulunacağı, AB’nin Erbil’de bir ofis açmasıyla AB’nin Bağdat’taki varlığını güçlendireceği yorumunda bulunulmuş ve Türkiye’nin gerekli reformları yapmaya ikna etmenin de tek yolunun bu olduğunu ileri sürülmüştür.
Kısacası bu rapor, PKK terör örgütünün siyasi taleplerinin AB tarafından yapılmış bir tercümesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Biz bunu; Türkiye’ye kurulan AB-DPT-ÖCALAN tuzağı ya da sarmalı olarak ifade etmekteyiz.

AB RAPORUNA KARŞI BAŞBAKAN MEKTUBU

Gazeteci Metehan Demir imzalı Hürriyet Gazetesinin 14 Kasım günlü ve ”AB’ye PKK için uyarı mektubu” başlıklı haberine göre; Başbakan Tayyip Erdoğan, PKK’nın siyasi ve finansal kaynaklarında önemli rol oynadığı düşünülen Avrupa Birliği ülkelerinin liderlerine, net uyarıların yer aldığı bir mektup göndermiştir.
Erdoğan mektubunda Avrupalı liderlerden, kanlı terör örgütü için yapılması gerekenin, sadece terör örgütü olarak tanımak değil, ona karşı samimiyetle harekete geçmek olduğunu bildirmiştir.
Avrupa’nın tutumunun Türkiye için önemli olduğunun vurgulandığı mektupta, PKK’nın kıta Avrupa’sındaki yapılanmasının çökertilmesine yönelik en kısa sürede adım atılması istediği de belirtilmiştir.
Yine aynı mektupta;”terör örgütünün yönetim kadrosundan bazı isimlerin Avrupa’da rahatça dolaştığı ve Türkiye’nin isteklerine rağmen iadeleri konusunda halen adım atılmadığının belirtildiği” ifade edilmiştir.
Kısacası bu mektuptan anlaşılan; terörle mücadele adına AB cephesinde bir değişikliğin bulunmadığıdır, çünkü altı yıl öncesi ile bugün arasında değişen bir şey yoktur. O halde gerçeğin gün ışığı gibi ortada olmasına karşın gerek AB raporu gerekse Başbakanlık Mektubu ne anlama gelmektedir ve bununla halkımıza ne gibi bir mesaj verilmek istenmektedir?

SARMAL TUZAK NETLEŞİYOR

AB raporu açıktır; PKK terör örgütü silah bırakmaya hazır, siz de buna karşılık siyasi görüşmelerin yolunu açın yani PKK terör örgütü ile masaya oturun yani Öcalan’ı ya da Karayılan gibi sözde lider kadroyu muhatap alın, diyor bu rapor.
AB raporu açıktır; teröristlere af getirin, teröristlere siyaset yapma hakkı tanıyın, ovaya insinler siyaset yapsınlar, diyor bu rapor. Anayasal düzenlemelere gidin ve Kürt kimliğine anayasal tanım getirin, Kürtçeyi ikinci dil yapın, eğitim ve öğretim sistemine alın, diyor bu rapor.
AB raporu açıktır, diyor ki; Barzani’yi tanıyın yoksa biz AB olarak Irak’ın kuzeyinde temsilcilik açıp tanıyacağız.
Başbakan’ın da ağzı yarım mektubu açıktır; bakın, ben AB’ye uyarı mektubu gönderdim, vazifemi yaptım, terörle hala mücadele ediyorum ama buna rağmen AB, terör örgütüne karşı siyasi çözüm de ısrar ediyor, Türkiye tam üye olacağı için ben de fazla ses çıkaramıyorum, diyor.
Başbakan diyor ki; Türkiye’nin üyelik hakkına helal gelmesin, diye bu AB’ye fazla yüklenemiyorum, işte görüyorsunuz, elimizden geleni yapıyoruz.
Başbakan’ın mektubu çok açıktır, diyor ki;
TSK’ya yetki verdik olmadı, terörle mücadele kararlılığımızı sürdürdük olmadı,
AB’yi uyardık yine olmadı,
ne yapalım başka çare yok, akan kanlar dursun da ne olursa olsun,
en iyisi şu teröristlerle bir masaya oturalım,
şu Barzani’yi tanıyalım, bakalım ne olacak, bir de bu şansımızı deneyelim.
Eğer ki senaryo bu ise, DTP ile AKP aynı yolda yürüyecektir, nasıl mı, birlikte görelim…

AKP, DTP İLE ANLAŞACAK

Tüm bu gelişmeler AKP’nin DTP ile gizli de olsa anlaşacağını işaret etmektedir.

Nasıl bir anlaşma;

Terör örgütünün sözde lider kadrosuna yarı özgürlük yarı siyaset hakkı tanıyan bir af,

Kürt kimliğinin Anayasa’da yer alması için yasal düzenlemeler,

yerel yönetime merkezi idareyi yok edici yetkiler,

koruculuk teşkilatının süreç içerisinde kaldırılması gibisinden bir gizli mutabakatla anlaşama olacaktır.

Peki, böyle bir anlaşma sağlanırsa ne olur; Doğu’da çaresiz kalan halkımızın oyları büyük bir çoğunlukla AKP’ye, göstermelik bir azınlıkta DTP’ye gidecektir.

Başka; DTP ile AKP arasında karşılıklı rekabet var gibisinden söylemler artacak ama aşağılarda gizli görüşmeler sürdürülecektir.

Başka; AKP görünen terör olaylarına son verme iddiası ile yola çıkacak ve “akan kanları durdurdum” diyerek, ülke genelinde yapılacak seçimlerde tek başına iktidar olabilecek oyu alacaktır.

Başka; PKK ara sıra eylem yapacak ama Barzani ise göstermelik teröristleri Türkiye’ye teslim edecek, teröre karşı olduğunu söyleyecek ve bu sözde iyilikleri karşılıksız kalmayacak, Türkiye Barzani’yi tanıyacak ve olası Kürt devletini tanımanın da yolunu böylece açacaktır.

Başka; AB açıklama üstüne açıklama yapacak, Türkiye’nin iyi yolda süratle yürüdüğünü, hiç kimsenin artık Türkiye’nin tam üyelik sürecini durduramayacağını söyleyecek ve bu gelişmeler karşısında asıl tehlikeyi gören ulusal direncin temsilcileri susacak, konuşmaya kalkarsa eğer işbirlikçi medya onların Türkiye karşıtı olduğunu, hatta vatana ihanet ettiklerini anlatarak kamuoyunun tepkisini ülkesini sevenlere yöneltecektir.

Başka; bizler gibi ülkesi ve milletinin iyiliğinden başka bir şey düşünmeyip olası tehditleri yazan ve çizenler, seslerini duyurduğu ölçüde “bu ihanet senaryosuna Türkiye’de kim dur diyecektir, diye sormaya devam edecektir.

Gerçekten senaryo böyle işlerse bu ihanete kim dur diyecek?

BU İHANETE KİM DUR DİYECEK

Türkiye’deki siyaset, demokratik sistemin öz savunma mekanizmasını kilitlemiştir.

Türkiye’de demokrasinin değil AKP’nin AB ve ABD yörüngesinde işleyen siyasetinin kuralları işlemektedir.

Doğu’da yaşayan halkımız demokratik sistemin dışına itilerek AKP ve DTP’nin eline bırakılmıştır, halk güvenlikten ve özgür iradesinden yoksun hale getirilmiştir.

Türkiye’de iktidar partisi tarafından açık ve de seçik etnik köken ve dini mezhep farklılıkları üzerinden siyaset yapılmaktadır ve muhalefet partileri bu siyaset karşısında etkisiz hale getirilmiştir.

Bu ayrıştırıcı siyaset İsrail’in parçalama stratejisiyle bire bir örtüşmektedir.

Türkiye’nin AB üyelik süreci artık amacı dışına çekilmiş ve AB, bu ayrıştırıcı siyasetin destekçisi haline gelmiştir.

Türkiye’nin ABD ile ilişkileri müttefik sınırlarını aşmış, ulusal çıkarların çatıştığı iki hasım ülke ilişkileri şekline, kaçınılmaz olarak, dönüşmektedir.

Bundan böyle Türkiye ulusal güvenliğine asıl tehdit olarak PKK terör örgütünü değil Barzani’yi görmelidir.

Bu senaryo Türkiye’yi dönüşü olmayan bir yola sürükleyecek olan bir senaryodur ve buna karşı, Türkiye’yi korumakla yükümlü dinamik güçlerin de kendi ulusal senaryolarını çizme zamanının geldiği artık düşünülmelidir.

Kimdir bu dinamik güçler; muhalefetteki siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri.

Başka; Türk Adalet Sistemi ve Türk Silahlı Kuvvetleri.

Türkiye’nin böylesi bir karanlık yola girmesini engelleyecek bir demokratik savunma mekanizması gerçekten yok mudur?

Yazan: Erdal SARIZEYBEK
Kaynak: erdalsarizeybek.com.tr

Papa 2. Jean Paul, 1999 Noel’inde verdiği mesajda “Birinci bin yılda Avrupa Hristiyanlaştırıldı!” demişti. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika’nın Hristiyanlaştırıldığını söylemişti. “Üçüncü bin yılda Asya’yı Hristiyanlaştıralım!” demişti…ve Vatikan “Asya’nın Hristiyanlaştırılmasında Türkiye merkezdir.” görüşünü açıklamıştı. Yeni Papa 16. Benedikt, Almanya konuşmasıyla İslam dünyasını öfkelendirirken neden bir Bizans imparatorundan alıntı yapmayı seçmişti?

Banu Avar, Vatikan’da üst düzey yetkililerle konuşuyor. Dinlerarası dialoğun mimarlarından Kardinal Paul Poupard, Mali İşler sorumlusu Kardinal Sergio Sebastian ve Vatikan’a bağlı gazeteciler çok özel soruları yanıtlıyor… Vatikan’ı dolandırıcılıkla suçlayan yazar Luigi Cascioli davasını Avrupa insan hakları mahkemesine götürüyor… Yazar ve siyasetçi Nicole Ftanfaglia, Vatikan mafya ilişkilerinin tarihini açıklıyor… Yüzlerce yıldır kanlı bıçaklı olan Hristiyan mezhepler birlik adımları atıyor… En sert Vatikan eleştirileriyle tanınan Cascioli, birlik adımlarının hedefinin Türkiye olduğunu açıklıyor… Vatikan’ın kardinalleri Banu Avar’a Vatikan’ı anlatıyor..

Papa 2. Jean Paul’ün, Polonya operasyonu, küresel para ve siyaset devlerinin oyunları, Vatikan’ı dava edenler ve ona sadakatle bağlı olanlar….Tüm yönleriyle Vatikan ve Avrupa “Sınırlar Arasında” da inceleniyor.

Washington’daki Gizli Toplantı Sonrası Yakılan Kıvılcım

Turkiye gundeminde uzun tartismalar yaratan konularin topluma ne derece dogru yansitildigi daima bir muamma olmustur. Merak edilen gercekler, bazen hicbir zaman acikliga kavusturulamadigi gibi, bazen cok gec de olsa su yuzune cikmaktadir.

Bugun islemeye karar verdigimiz konu da, gec de olsa ortaya cikan bazi gercekleri toplumumuz ile paylasmak adina bulunulan bir calismadir.

Gelismekte olan ulkelerin bir cogu, Turkiye gibi emperyalizmin kulturel ve siyasi somurusu altindadir. Somuru ve emperyalizm sadece ekonomik olarak kendisini gostermez, daha vahsi bir sekliyle sosyal ve siyasi alanda da yapilanir. Iste esas tahrip edici etkisi de toplumda kendisini bu alanlarda gostermesi ile baslar. En guvenilir bildigimiz kurumlar, kisiler, liderler bir bir yipranir, sanki her defasinda yikanan gomlegin parlakligini kaybetmesi gibi, esas tanimlarindan uzaklasir, gunluk kavgalarin icinde kimlik degistirirler.

Turkiye ile Amerika’nin yakinlasmasinin temelleri, 1947 yilinda ABD kongresinde Turkiye uzerine yapilan gizli oturumda saklidir.

Ikinci dunya savasinin akabinde Sovyetler ve Sosyalizm histerisinin ortaya cikmaya basladigi bu yillarda Turkiye’ye duyulan ihtiyac neticesinde istihbarat ve askeri alanda bazi iliskilerin dogmasina yola acar.

Fakat bu iliski gelistikce ve yillar gectikce emperyalist guc kurumlarin icinde orumcek misali oyle bir ag orer ki, kimin hangi ulusal cikar adina ne yaptiginin izi surulemez bir konuma gelinir. Bizim cocuklar adina darbe yapilir, solcular ve sagcilar idam edilir, ulusal cikarlar adina Incirlik ussunden kalkan ucaklar Irak’taki Muslumanlari bombalar, Irak ve Afganistan’dan kacirilan, suclarini bile bilmeyen insanlar, Incirlik uzerinden CIA’in Ukrayna, Romanya ve Polanya’daki gizli hapishanelerine goturulur.

Ve buna itiraz eden bazi subaylara goz dagi vermek icin, Turk ordusunun basina cuval gecirilir.

Oysa TSK, Turkiye’de belki de ABD ile en icli disli kurumlarin basinda gelmektedir.

Iliskileri sadece NATO baglaminda degil, Turk Silahli Kuvvetlerinin egitimi, donanimi, finansal desteklenmesi ve Jusmat’a kadar varan cok derin iliskileri icerir.

2 Haziran 2004 Gunu Washington’da yayinlanan, gazeteci Savas Suzal’in editorlugunu yaptigi Habergazete adli internet sitesinde bir haber yer alir (1).

Bu haberde isimler verilmeden, 28 Mayis gunu Washington’da ABD Disisleri bakanliginda gizli bir toplanti oldugu iddiasina yer veriliyordu.

Toplantinin konusu ise bir hayli ilgincti.

13 haziran gunu Aydinlik dergisinde bu toplanti ile ilgili ayrintilara deginilen bir baska habere yer verildi.

Habere gore

“ABD Dışişleri Bakanlığı’nda 28 Mayıs’ta yapılan gizli bir toplantıda, Türkiye’nin parçalanma sürecine girdiği değerlendirmesi yapıldı. Bu değerlendirmeye bağlı olarak Kuzey Irak’ta ve ülke ismi belirtilmeksizin bölgede kurulacak Kürt Devleti’ne Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK), AKP’nin, sermaye çevrelerinin ve medyanın tepkileri araştırıldı”(2).

Irak savasinin yogun bir sekilde surdugu, Turk-Amerikan iliskilerinin son elli yilda en kotu durumda oldugu, siyasi bir krizin yasandigi boylesine sikintili bir donemde bu haber bir hayli yanki yapmisti.

Kuzey Irak’ta faaliyet gosteren Turk askeri birimlerinin ABD tarafindan, bilhassa da neoconlar tarafindan istenmedigi asikardi. Barzani ve Talabani onderliginde, ABD desteginde bir Kurd Devleti’nin kurulma senaryolarinin yapilmasi asamasinda, bahsi gecen yapida ilginc bir toplantinin yapilmasi gayet dogal olup, gazetecilerin de bunu kendi sutunlarina tasimasi kadar normal bir durum soz konusu olamazdi.

Aksam gazetesinden Guler Komurcu bu haberi Savas Suzal’in sitesinden alarak kendi kosesinde “Gizli Toplanti” basligi ile yayinladi (3).

Guler Komurcu, Savas Suzal’a dayandirarak

“28 Mayıs’ta ABD Dışişleri Bakanlığı’nda düzenlenen, beş uzmanın katıldığı ‘gizli’ toplantıda Kerkük’ün Kürtler’e bırakılması ve Kürt Devleti konusunda AKP hükümeti ile TSK’nın neler düşüneceği, tepkilerinin ne olacağı tartışıldigini”

yazdi. Fakat ilginc olan bir nokta vardi ki; kimse haberin kaynagini yazmamisti. Ne Guler Komurcu, ne de Savas Suzal bu gizli oldugu iddia edilen toplantiya katilanlarin isimlerini vermislerdi.

Sadece Guler Komurcu, kosesinde

“Toplantıya katılan beş uzmandan üçünün Musevi asıllı olduğu, birinin Ulusal Savunma Enstitüsü’nde Irak uzmanı oldugu, birisi adı az bilinen bir üniversitede öğretim üyesi ve bir zamanlar PKK lideri ile görüşme talebinde bulunduğu ve diğerinin de ABD Kongresi’nde bir komisyonun yetkilisi olması dışında fazla bilgi vermek istemiyoruz,”

diyerek, diger uzmanlarin isimlerini vermeden gecistirmisti. Fakat toplantiya katildigi iddia edilen butun isimler Aydinlik dergisinin 13 Haziran sayisinda yayinlandi.

Toplam bes kisinin sunus yaptigi bu gizli toplanti ile ilgili Aydinlik dergisinde su satirlar yer aldi,

“Toplam 25 kişinin katıldığı gizli toplantıda, ABD Harp Akademileri Öğretim Üyesi Judith Yappe, ABD Dışişleri Bakanlığı eski Kürt uzmanı Henri Barkey, Clinton döneminin Beyaz Saray danışmanı Alan Makovsky ve CFR’den Steven Cook sunuşlar yaptılar.”

Bes kisinin katildigi iddia edilen toplantinin Aydinlik dergisi dort kisisinin ismini vererek yayinlamisti.

Peki besinci kisi nicin yayinlanmamisti?

Ayrica bu yapildigi bile supheli toplantida yine ilginc kisilerin isimleri geciyordu.

Guler Komurcu’ye gore

“Gizli toplantıda Erdoğan’ın en yakınındaki isimlerin Kürt milliyetçiliği bilincinin yüksek olduğu, bunlardan Mir Dengir Fırat’ın parti içindeki ikinci adam ve siyasi işlerden sorumlu olduğu, ikinci yardımcı Adana Milletvekili Ömer Çelik’in de Başbakan üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğu, üçüncü yardımcının da iş dünyasıyla ilişkileri düzenleyen Cüneyt Zapsu olduğu belirtildi.

Gizli toplantıda ayrıca İlnur Çevik ve Cengiz Çandar’a göre AKP hükümetinin Kürt Federasyonuna karşı olmadığı, asker ve MGK zorlamalarıyla Kürt etnik federasyonuna karşı çıkmak zorunda kaldığı ifade edildi.”

Toplantiya katilan besinci kisi, 11 haziran gunu Turkiye’ye gitti ve takip eden hafta Ankara’ya vardi.

Ankara’da zaten bu toplanti ile ilgili bilgi almak isteyen Turk devlet birimleri mevcuttu, cunku onlar da bazi seylerden suphelenmisler ve gelismelerin gercek yonunu ilk agizdan dinlemek istemislerdi.

Cunku bu haber yabana atilacak bir bilgi parcasi degildi ve Turk Devleti’nin Irak politikalarinda degisiklik yapilmasina neden olabilecek hassasliktaydi.

Amerikan Disisleri bakanliginda nicin boyle bir toplanti yapilmisti, nicin Turk Silahli Kuvvetlerinin tepkisi olculmek istenmisti, acaba Turkiye’nin cok hassas oldugu Kuzey Irak’da bir Kurd devletinin ilan edilmesi asamasi mi, Amerika tarafindan planlaniyordu?

Zaten Turk devlet yetkililerinin askeri ve istihbarat birimlerinin buyuk bir cogunlugu, Amerika’nin taninmasi planlanan bir Kurd Devleti’ni, Turkiye’yi bolmek icin destekledigine cok uzun bir suredir inaniyorlardi. Yalnizca gerekli olduguna inandiklari ve bir turlu kanitlayamadiklari delilleri bir araya getirmek istiyorlardi.

Oysa simdi aradiklari cok uzakta degildi. Delil, kendi ayagi ile Ankara’ya gelmis ve Ali Nihat Ozcan adli emekli yarbay vasitasi ile Turk askeri birimleri ile bulusmustu. Yine bir iddiaya gore, haberin kaynagi Ankara’da karargahta donemin ikinci baskani Ilker Basbug ile bulusmustu.
Bulusmada, yapildigi iddia edilen toplantiya katildigi iddia edilen besinci kisiyi, TSK yetkilileri oneme alarak dikkatlice dinlemisler, not almislar, alinan notlarin askerlere yakin, daha guclu bir basin gurubu ve yazari vasitasi ile kamuoyuna duyurulmasina karar vermislerdi.

Bu amacla Milliyet gazetesinden Fikret Bila ile Hakan Yavuz, yine emekli askeri bir yetkilinin gozetiminde bulusmuslar, Fikret Bila bu toplanti ile ilgili cok ilgilendigi icin, yazmaya karar vermisti.

Fikret Bila Milliyet gazetesindeki kosesinde 22 Haziran gunu

“ABD Kerkuk sinavinda”(4)

baslikli bir makale kaleme aldi.

Bu makalede ve haberde ilk defa yapildigi iddia edilen bu toplantiya katilan besinci kisinin, yani Hakan Yavuz’un adi geciyordu.

Fikret Bila yazisinda;

“Konu: Türkiye’nin Irak’ın geleceği konusundaki muhtemel politikaları. Yer: ABD Dışişleri Bakanlığı. Tarih: 28 Mayıs 2004”

olarak haberi veriyor ve

“ABD, son günlerde, Irak’taki muhtemel gelişmeler karşısında Türkiye’nin verebileceği tepkileri saptamaya çalışıyor. Örneğin, Kerkük’ün Kürt etnik federasyonu içinde kalmasına Türkiye ne der? Nasıl tepki verir? Hükümetin tavrı ne olur? Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tepkisi ne olur? Medya, iş dünyası nasıl bir tutum alır? ABD-Türkiye ilişkileri ne hale gelir?”

sorularina yanit aramaya calisiyordu.

Fakat diger bir ilginc gelisme de ayni zamanda Ankara’da ki Amerikan Elciligi’nde yasaniyordu.

Bila’nin yazisindan sonra ABD Elciligi, bu konu ile ilgili bir basin aciklamasi yapma ihtiyaci hissetmisti (5).

Amerikan Elciligi, yapildigi iddia edilen bu toplantiyi reddettigi gibi, “Turk Amerikan iliskilerine darbe vurmak isteyenler” diye suclamada da bulunuyordu.

Ankara’daki Amerikan Elciligi’nin basin bildirisi soyleydi:

“Bugünkü Milliyet gazetesinin manşetinde, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda Kerkük’ün geleceği konusunda toplantı düzenlendiğini iddia eden bir haber yeralmaktadır. Sözkonusu haberde, bu toplantıya Amerikan hükümet yetkililerinin yanı sıra kuzey Irak konusunda uzmanlaşmış bazı isimlerin de katıldığı ileri sürülmektedir.

Buna benzer haberler daha önce “Akşam” gazetesi ile “Aydınlık” Dergisi’nde de yeralmıştı. İddialara konu olan böyle bir toplantı yapılmamıştır. Esasen, toplantıda bulunduğu iddia edilen şahıslardan bazıları, o tarihte Amerika Birleşik Devletleri’nde bile değildi. Bu tarz haberler ABD’nin Türkiye ve Irak politikasını yanlış yorumlama çabası olup, Türk-Amerikan ilişkilerine zarar vermeyi amaçlamaktadır. Basın mensuplarına, ABD Dışişlerini ilgilendiren konularda kaynağı meçhul haberleri yayınlamadan önce, doğruluğunu Büyükelçilik basın bölümünden teyit etmelerinin önemini hatırlatırız.”

Elbette emperyalizmin sozune inanmak aymazlikti, fakat acaba sorusu sorulabilir miydi?

Hepsinden ilginc olan bir baska konu ise, toplantiya katildigi iddia edilenlerin isimlerin hepsi, bir agizdan, boyle bir toplantiya katilmadiklarini soylemeye baslamislardi. Henri Barkey, toplantinin yapildiginin iddia edildigi 28 Mayis gunu degil Washington’da, Amerika’da bile olmadigini belirtiyordu.

Fakat Fikret Bila, 23 Haziran tarihli “Hesap” (6) baslikli yazisinda boyle bir toplantinin yapildigini Hakan Yavuz’a dayandirarak yaziyor ve Amerikan Elciligi’nin basin aciklamasina yer verdikten sonra soyle diyordu:

“ABD Büyükelçiliği toplantı yapılmadı diyor ama, toplantıya katılan Türk Akademisyen, Utah Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Hakan Yavuz’la görüştüm ve bu toplantının yapılıp yapılmadığını, kendisinin bu toplantıya katılıp katılmadığını sordum. Yanıtı şu oldu:

“Bu toplantı yapıldı. Ben de katıldım. Bu toplantıyla ilgili bazı haberler Washington’da da basına yansımıştı. Milliyet’teki kadar detaylı olmamakla birlikte Türk basınında da bu toplantıdan söz eden haberler yer aldı.”

Bila daha sonraki gunlerde de bu toplantinin yapildigini israrla savunmayi surdurdu, cunku Bila’yi Hakan Yavuz yani haberin kaynagi ile tanistiran kisilerin hata yapmadiklarini dusunuyordu.

Oysa maalesef ki yapmislardi ve herkes asilsiz bir haberin maalesef ki daha buyuk olan bir operasyonun bilerek veya bilmeyerek bir parcasi haline gelmislerdi.

Toplantiya katildigi iddia edilen kisiler yogun bir sekilde bu toplantida bulunmadiklarini iddia ettikleri gibi, diger gazetelerin yazilarinda konu ile ilgili haberler yer almaya baslamisti.

Kuresel demokrat Cengiz Candar ise 24 Haziran’da Ilicak’larin Tercuman’inda yazdigi yazida (7), Henri Barkey kaynagina dayali olarak boyle bir toplanti yapilmadigini vurguluyor ve de Bila’nin haberinin dogru olmadigini soyluyordu.

Cengiz Candar, daha sonra Henri Barkey ile gorusmesine dayanarak soyle yaziyordu:

“Bu tür toplantılar Amerika’da yapılır; bunu biliyorum. Bildiğim bir başka şey daha var: Henri Barkey’in, yapılmışsa bile, o toplantıda olmadığı. Çünkü, Henri Barkey, o tarihte, yani 28 Mayıs’ta Türkiye’deydi. Kendisiyle Türkiye’deyken ben de görüşmüştüm. Bir insan, 28 Mayıs’ta hem Türkiye’de, hem de Washington’da aynı anda herhalde olamaz.“

Bu satirlarin yazarinin Cengiz Candar ile ayni goruslerde oldugu dusunulemez, fakat Candar bu sefer dogru soyluyordu. Barkey, Hakan Yavuz tarafindan yapildigi iddia edilen bu toplantida degildi, cunku kendisi gercekten Turkiye’deydi.

Ote yandan Fikret Bila, hala kendi haberinin dogrulugunu savunmaya calisiyordu, 26 Haziran tarihli yazisinda ise

“Ben haberi ABD’den biriyle telefonla görüşerek yazmadım. Yazımı, bu toplantıya katılan Utah Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Hakan Yavuz’la, Milliyet’in Ankara Bürosu’ndaki odamda görüşerek yazdım. Dr. Yavuz, 21 Haziran 2004 Pazartesi günü, beni, Ankara’da, büromda ziyaret etti. O gün Ankara’da bulunan Genel Yayın Yönetmenimiz Mehmet Yılmaz da odamdaydı. O da Dr. Hakan Yavuz’la tanıştı,”

diyerek kendi kaynagi olan Hakan Yavuz’u desifre ediyordu (8).

Washington Gizli Toplanti haberini kendi siyasi ve kisisel cikar hesaplari icinde kullananlar mi vardi?

Tercuman Gazetesi’nden Nazli Ilicak, haberi kendi kosesinde, “Basinda Yeni bir Andic mi” (9) basligi ile yazdi ve 28 Subat donemine benzer bir andic olabilecegini iddia ediyordu.

Oysa ne bir andic, ne de herhangi bir gizli plan vardi. Bir Turk atasozunundeki gibi ‘bir delinin kuyuya attigi tasi, kirk akilli cikaramiyordu.

Kuresel demokrat Cengiz Candar’in yazdigi gibi bir komplo teorisi degil, aslinda cok basit bir dezenformasyon mevcuttu. Cengiz Candar ve Nazli Ilicak da, Fikret Bila vasitasi ie 28 Subat’in kuyruk acisi kini ile, yeldegirmenlerine Kizilelma koalisyonu diye saldiriyorlar, kendilerince, guzel bir firsat yakalamis olduklarini saniyorlardi.

Milliyet gazetesi icin haber olaya donusmus ve vahim bir hal almisti. Bu nedenle Milliyet’in Ombdusmani Yavuz Baydar okur temsilcisi olarak bu haberi arastirmakla gorevlendirildi. Hakan Yavuz’a ulasmayi denedi, fakat Hakan Yavuz Antalya’da tatilde ve telefonu da kapaliydi. Baydar, israrli arayislari sonucunda bir kac kez Hakan Yavuz ile telefonda konusabildi.

Kisa konusmalar sonrasinda HakanYavuz, Baydar’a, “lutfen bu olayi unutalim, beni rahatsiz etmeyin” cevabi ile konuya noktayi koymak istemisti.

Fakat Yavuz Baydar olaydan suphelenmisti. 28 Haziran tarihli Milliyet’teki okur temsilcisi kosesindeki yazisinda Baydar (10), hayali toplantiya katildigi iddia edilen ABD’de Ulusal Savunma Universitesi (11) ogretim uyesi Judith Yappe’nin kendisine gonderdigi notu yayinliyordu.

Bu notta Yappe,

“Bunların tümü yalandır. Böyle bir toplantıya katılmadım, dile getirdiğim söylenen yorumların hiçbiri bana ait değildir. Sayın Çandar’la yıllar önce ABD’de bir kez karşılaştık. Sayın Barkey’i birkaç aydır görmedim. Ben asla Türkiye uzmanı olmadım, uzmanıymış gibi de yapmadım. Türk basınında adım yanlış biçimde ilk kez geçmiyor. Ne yazık ki bu entelektüel ahlaksızlıklar yüzünden Türk basınına karşı kendimi bezgin hissediyorum.

Sayın Hakan Yavuz’u çok daha dikkatle dinlemeliydiniz: Evvelce de yapılmayan toplantıların yapıldığını iddia etmiş ve kişilere, onlara ait olmayan sözler atfetmiştir”

diyordu.

Baydar, ayni yazisinda Hakan Yavuz icin ise sunlari soyluyordu:

“Hakan Yavuz’u bulup birkaç kez konuştum. İlk konuşmamızda “Ben Fikret Bila ile hiç görüşmedim. Telefonda da başkası konuşmuş”

dedi. “Beni bu işe neden çekmek istiyorlar anlamıyorum” diye ekledi.

Bir sonraki konuşmamızda ise, ısrarla sormama rağmen, Bila ile Ankara bürosunda görüşmesine, telefonda konuşmasına ilişkin her yanıtı kaçamak oldu.Ertesi gün beni bir daha arayıp “Lütfen bu konuyu unutalım, benim için kapanmıştır” diye ricacı olması üzerine hayretim arttı.”

Akabinde Yavuz Baydar, Milliyet’teki okur temsilciligi gorevinden iki ay sonra ayrildi.

Hakan Yavuz’u Genel Kurmay’a lanse eden Ali Nihat Ozcan, Hakan Yavuz icin bir yakinina, “benim ustlerime karsi guvenirliligimi sarsti” demek ihtiyaci hissetmisti.

Sarsilmakta olan yalnizca kendi guvenirliligi olmayip, temsil etmekte oldugu kurumun da guvenilirliginin sarsildigini soylemeye cekinmisti belki.

Ayni kisinin Amerika’ya vize basvurusu Amerika’nin Ankara Konsoloslugu tarafindan beklemeye alindigi gibi, bu kisiye, size vize verilebilmesi icin Washington’a danismamiz gerekiyor denilmisti.

Askerlere yakin bir gazeteci olarak bilinen Fikret Bila’nin guvenirliligi de bu olayla sarsilmis oldu. Aydinlik, Milliyet ve Habergazete bu haberi bir daha kullanmadi.

Eger izlemisseniz, Usual Suspects (12) filmindeki Keyser Soze kim idi gercekten?

Bu toplanti oldu mu, olmadi mi? Gizli oldugu iddia edilen toplantinin olup olmadigina simdi siz karar verin.

Ayni Usual Suspects filminde Keyser Soze’in kim olduguna seyircinin karar verdigi gibi, bu gizli toplanti olarak adlandirilan gazetecilik faciasina da, bir hayalperestin asparagas haber tutkunlugunun, iki ulke iliskilerini ne sekilde etkileyebilecegine ve de gazetecilerin nasil yanlis yonlendirilebilecegine toplumumuz cok dikkat etmelidir.

Yine dikkat edilmesi gereken bir baska husus daha vardir. Bu husus da; Pentagon kelimesinin gectigi yerde esas durusa gecenlerin, Genel Kurmay duzeyinde yankilar bulabilecek dezenformasyon icerikli yorumlarindaki dayanilmaz hafifligi, siglikla bagdastirmakta zorluk cekenlerin bilinmez cekinceledir.

Hepsinden onemlisi ise; “Washington’daki Gizli Toplanti” olarak anilan bilgi kirliliginden hemen sonra, Ergenekon olarak adlandirilan operasyonun, kivilcimi yakalamis olup olmayacagidir.

28 Mayis 2004 tarihinde Hakan Yavuz tarafindan yapildigi iddia edilen bu toplanti acaba 4 Temmuz 2003 tarihinde Kuzey Irak’ta Turk ordusunun basina gecirilen cuvalin devami miydi?

1) Savas Suzal’in editorlugundeki internet sitesi, http://www.habergazete.com
2) “ABD Disisleri Bakanligin’da Gizli Toplanti,” Aydinlik Dergisis, 13 haziran 2004, sayi 882.
3) Gizli Toplanti, Guler Komurcu, Aksam Gazetesi, 8 Haziran 2004.
4) “ABD, Kerkuk Sinavinda,” Fikret Bila, Milliyet Gazetesi, 22 Haziran 2004.
5) http://ankara.usembassy.gov/PRESS/PR0622t.htm
6) “Hesap” Fikret Bila, Milliyet Gazetesi, 23 Haziran 2004.
7) “Basinda Guven;Basinda Dezenfermasyon” Cengiz Candar, Tercuman Gazetesi, 24 Haziran 2004.
8) “Haber ve Kanitlar” Fikret Bila, Milliyet Gazetesi, 26 Haziran 2004.
9) “Basinda Yeni Bir Andic mi?” Nazli Ilicak Tercuman Gazetesi, 25 Haziran 2004.
10) “Washington Toplantisi” Yavuz Baydar, Milliyet Gazetesi, 28 Haziran 2004.
11) National Defense University, http://www.ndu.edu
12) The Usual Suspects, (1995) Gabriel Byrne, Kevin Spacey, ve Stephen Baldwin.

kaynak: Tuğrul Keskingören – Acikistihbarat

Küçük Tayyip’ nasıl büyüdü?

Oktay Vural: Bize küçük değil büyük Tayyip’i anlat

NEWYORK´taki Levin Enstitüsü´nde yaptığı “Küçük Tayyip´in ayakkabıları delik deşikti. Okula yaya giderdi” sözlerine MHP Grup Başkan Vekili ve İzmir Milletvekili Oktay Vural´dan tepki geldi. Vural, “Küçük Tayyip böyleymiş tamam iyi de büyük Tayyip ne yapıyor? Sorarlar adama `madem böyleydi de bu zenginlik nereden geldi?’ Maşallah çocuklarının gemileri var. Gemisini yürüten kaptan oldular. Pırlanta yüzükler, Çamlıca´da trilyonluk konutlar. Dünyanın en zengin başbakanı oldun. Nereden geldi bu malvarlığı, ne yaptın?” dedi.

MHP Grup Başkan Vekili ve İzmir Milletvekili Oktay Vural, partisinin İzmir İl Başkanlığı’nda düzenlediği basın toplantısında ABD´de bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan´ın Newyork´taki Levin Enstitüsü´nde yaptığı “Küçük Tayyip’in ayakkabıları delik deşikti. Okula yaya giderdi” sözlerini sert eleştirdi. Başbakan´dan dünyanın en zengin başbakanları arasına nasıl girdiğini, bu başarı öyküsünü anlatmasını isteşen Vural şunları söyledi:

“50 yıl önce otomobilleri yok olduğundan dolayı çok üzülüyormuş. Yürüyerek gidermiş. Gel bak bakalım bu milletin hangisinin otomobili var. 50 yıl önce yaklaşık 1959 yılı Türkiye´de 37 bin 616 tane otomobil var. Küçük Tayyip üzülmüş, 37 bin 616 tanesinden biri yok diye. Bugün baktığımızda yaklaşık 7 milyon otomobil var. Buna `israftır’ diyor. Ayakkabılar delik deşik değil diye `olur mu israf ekonomisi’ diyor. Bu ülkenin insanlarına bir çift ayakkabıyı, bir otomobili bile fazla gören insanlar nasıl refah getirecek? Şu zihniyete bakın.

Küçük Tayyip böyleymiş tamam iyi de büyük Tayyip ne yapıyor? Sorarlar adama madem böyleydi de bu zenginlik nereden geldi? ‘Maşallah çocuklarının gemileri var. Gemisini yürüten kaptan oldular. Pırlanta yüzükler, Çamlıca´da trilyonluk konutlar. Dünyanın en zengin başbakanı oldun. Nereden geldi bu malvarlığı ne yaptın? Alın teri mi döktün ne döktün? Allah´ını seversen ne yaptın? Bu millete anlat bakalım. Küçük Tayyip büyüdü, büyük adam oldu. Otomobili yok şimdi uçağı var maşallah. Yetmiyor bir tane uçak, iki tane uçak alıyor. 61 milyon dolara uçak satın aldı. Millet işini kaybediyor sen uçakla davet davet dolaşıyordun. Beverly Hills´de ünlü artistlerin alışveriş yaptığı mağazadan alışveriş yapanlar listesinde Başbakan Erdoğan´ın ismi var. Bir gömlek 5 bin dolar, bir elbise 30 bin dolar. Kaşmir paltoyu giyiyorsun şimdi maşallah altında aile saltanatı gibi uçaklar ordan buraya vuruyorsun gidiyorsun. İlçe kongrelerine bile devletin uçağını kullanıyorsun. Parti mitinglerinde Başbakanlık otobüsünü kullanıyorsun. Küçük Tayyip büyüdü. `Beraber yürüdük biz bu yollarda’ dedi milleti attı, uçurumdan aşağıya fakir fukarayı bıraktı. Artık bunun dostu Berlusconi, Karamanlis ve Beverly Hills´teki artistler oldu. Uygulanan ekonomik politikalar nedeniyle son bir yılda 1.5 milyon kişi işsiz kaldı. Başbakan böyle bir Türkiye´de ben ne yaptım, ettim diyerek gözyaşı dökeceğine 50 yıl önce arabası olmadığı için gözyaşı döküyor.

Ne diyelim sana? Şimdi dünyanın en zengin başbakanı olarak geçmişine bakarak biz de zenginliği merak ediyoruz. Kimlerden aldın? Çıkından mı, sünnetten mi, düğünden mi? Bunu açıkla. Bu başarı öykünü millet merak ediyor. Belki krizden işadamları içinde de fırsat olur. Yedi yıldızlı otelerde tatilini yapanlar, kameralar eşliğinde gecekondularda iftar sofrasını paylaştığını da millete sunuyor. Türkiye rol yapan bir siyaset anlayışıyla karşı karşıya ama biz bu maskeleri sökmeye devam edeceğiz.”

Bülent Arınç Mason Mu?

Bülent Arınç Mason Mu?

AKP Hükümeti, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmedik bir cesaretle, masonlara devlet desteği sundu. AKP Hükümeti’nin emrindeki PTT, “masonların Türkiye’de örgütlü varlığının 100. yılı kutlamalarına katkı sunarak” masonlar adına kartpostal bastırdı.

Büyük Kulüp adıyla bilinen ve mason örgütlenmesi olduğu iddia edilen bir kuruluş vardır. Elimde somut kanıt olmadığından, böyle bir iddiayı tekrarlamak niyetinde değilim. Ancak, burada bizi ilgilendiren, mason örgütlenmesi olduğu iddia edilen Büyük Kulüp üyelerinin arasında üst düzey AKP yöneticilerinin olmasıdır.

Vakit gazetesi, 14 Haziran 2008 tarihinde, İlker Başbuğ’a saldırmak amacıyla, Büyük Kulüp’ün aslında bir mason örgütlenmesi olduğu iddiasını ortaya atınca, Büyük Kulüp YK Başkanı Duran Akbulut yaptığı açıklamada AKP’li üyelerini de açıklayıverdi: “AKP milletvekili Sn. Şaban Dişli, AKP E. Milletvekili ve Milli Savunma Başkanı Sn. Cengiz Kaptanoğlu, AKP E milletvekili Sn. Muharrem Eskiyapan, 22. dönem AKP İstanbul milletvekili Sn. Gülseren Topuz, 22. dönem İstanbul milletvekili ve İçişleri Bakanı Sn. Abdülkadir Aksu ve halen Akparti Başkan vekili Sn. Mehmet Dengir Mir Fırat da üyeliğinden onur duyduğumuz üyelerimiz arasındadır.”

Yani, eğer Vakit ve dinci bezirgan kuruluşların ve emekli tarih öğretmeni Cezmi Yurtsever’in iddiası doğru ise, o halde AKP’nin şu an 2 ve 3 numaralı isimlerinin de bir mason örgütü üyeleri olduğu ortaya çıkmış oluyor! Bu durumun ortaya çıkması, doğal olarak, AKP’de suskunlukla karşılandı! Masonların 100. örgütlü varlığını kutlamaya devletin kurumlarının da katılımını en azından sessiz kalarak onaylayan AKP hükümeti, kendi üst düzey yöneticilerinin Büyük Kulüp üyeliğine de sessizlikle cevap verdi!

Bu durum, bana, şimdi anlatacağım daha eski bir olayı hatırlattı. AKP’nin, hükümeti kurar kurmaz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’e, görülmekte olan türbanla ilgili bir dava nedeniyle avukat göndermesi gerekiyordu. Kimi gönderdiler dersiniz? Münci Özmen. Dışişleri bürokratlarından olan Münci Özmen, AİHM’de, şimdiki ABD Büyükelçisi Namık Tan’ın ifadesiyle, “hükümetin görüşünü” yansıttı. Peki, daha sonraları “velev ki siyasi simge” diyerek radikal türban savunuculuğu yapan hükümetin görüşü ne idi, dersiniz? “Devletlerin eğitim kurumları üzerinde bu tür düzenlemeler yapmaya hakkı” vardır! Aynen böyle! Münci Özmen’in mason olduğu iddiaları daha önce sıklıkla dile getirildi. Ben şimdiye kadar, bu iddianın yalanlandığını duymadım.

Aynı şekilde, AKP hükümetinin protokol müdürlüğünü yapan, 4 yıl Brüksel Büyükelçiliği görevinden sonra Dışişleri Bakanlığı Başdanışmanı görevine başlayan Fuat Tanlay da, şu an Ergenekon adı verilen davada tutuklu yazar Ergün Poyraz’ın açıklamalarına göre mason!

AKP’nin üst düzey yöneticilerinin, milletvekillerinin mason olduğu iddialarından sonra, AKP iktidarı döneminde yıldızı parlayan bürokratların da mason olduğu iddialarını ciddiyetle analiz etmek zorundayız. Çünkü, mason ilişkisi AKP’nin kimin hükümeti olduğu sorusunun da cevabı olacaktır.

Bu noktada, önemli bir soru ortaya atacağım: AKP’nin dört kare asından birisi olarak gösterilen Bülent Arınç da mason olabilir mi? Bu sorunun bende oluşması, Ergün Poyraz’ın “Musa’nın Mücahiti” kitabından bir anekdotu hatırlamamla başladı. Poyraz kitabında, Bülent Arınç’ın büyük mason üstadı olduğu artık herkesçe bilinen İhsan Doğramacı’dan övgü dolu sözlerle bahsetmesini konu ediyordu.

15 ve 16 Mart2007 tarihlerindeki günlük gazetelerde yer alan haberlere göre, TBMM Başkanı olarak, Doğramacı’yı telefonla arayarak, “müjdeyi bizzat verdiğini” açıklayan Bülent Arınç, TBMM Onur Ödülü’nün Türkiye’nin eğitimde kanayan yarası YÖK’ün kurucusu Doğramacı’ya verilmesini “Türkiye’ye yaptığı katkılardan dolayı” şeklinde açıklıyordu. Liberallikleri safsatadan öte gitmeyen sözümona aydınların bugünlerde dillerinden düşürmedikleri “askeri vesayet”e biat konusunda en aşırı örnek olabilecek İhsan Doğramacı’nın, ülkemizin en üst makamı olan TBMM tarafından onurlandırılmasının nasıl bir “metin altı anlamı” olabilir? Hele ki, bu seçimin Abdullah Gül tarafından önerilmiş ve TBMM Başkanlık Divanı tarafından oy birliği ile karar altına alınmış olduğunu da göz önüne alırsak, yüksek öğrenim sistemini tepetaklak ederek, bugünkü bilimden uzak üniversitelerin oluşmasını “başaran” Doğramacı’ya ödül verilmesinin kendisinin mason olması ile ilişkisi var mıdır, sorusu haklılık kazanır mı? Kazanır ise, bu ödülün Bülent Arınç tarafından verilmesine özel bir anlam yüklemek doğru mudur? Bu soruların cevaplarının hayati derecede önemli kazandığını düşünüyorum.

Arınç başka bir vesile ile, diyor ki: “Şunu açıklıkla söylüyorum. Türkiye’de masonlardan daha fazla gericiler yoktur. Hala iki bin yıllık Hiram ustalarının efsanelerine inanıyorlar. Hala pergelin, gönyenin, malanın peşinden koşuyorlar… Hala dul kesesi öpüyorlar… Hala gözleri kapalı sağda solda dolaştırılıyorlar…” İlericilik-gericilik tartışmasında geleneğe bağlılığı, kültürel kökleri savunmayı sola karşı argümanlaştıran sağ geleneğin laf cambazlığını hitabet sanatıyla süslemesini göz önüne aldığınızda, bu sözlerde, kesin olarak saf eleştiri vardır, diyebilir misiniz? Solcuların gericilik eleştirisini, geleneğe bağlılığa saldırı olarak tersyüz eden sağ geleneğin demagojilerine aşina iseniz, bu cümleleri sarf eden bir kişinin kesin olarak eleştiri getirdiğini söyleyemezsiniz.

Bir de şu sözlere bakalım: “Bir işi Allah takdir etti mi, hiçbir beşeri kuvvet yoktur, onu önleyemez. Bir ışık, bir nur, bir ziya ki, onu Allah yaktı. Kimse onu üfleyerek söndüremez.”

Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Derneği’nin, Beyoğlu’nda, ismini kendilerinin belirlediği Nur-u Ziya Sokak’ta yerleşik olması gerçeği bir yana, “nur ve ziya” masonlar arasında gerçeğin ışığı, “nur ve ziyaya kavuşmak” ise, mason locasına kabul edilmek anlamında kullanıldığını belirtelim.

Ben, tekrar etmeliyim ki, Bülent Arınç’ın herhangi bir mason locasında üyeliği hakkında kanıtlara dayalı bir iddia ortaya atmıyorum. Türkiye’de, bilime, ülkeye, siyasete çok daha fazla katkıda bulunmuş o kadar insan varken, TBMM Onur Ödülü’nün neden ülkenin eğitim sisteminin parçalanmasına katkıda bulunmuş ve masonluğunu kendi ağzından itiraf etmiş birisine verilmesini sorguluyorum. Bu “iş”i neden AKP’nin ve neden en önde gelen yuneticilerden Bülent Arınç’ın üstlendiğini sorguluyorum. Övgü veya yergi dile getirirken kullanılan ifadeleri sorguluyorum. Kafasında kendi özgür iradesini taşıyan her insan gibi gerçeği arıyorum. Ne dersiniz? Olayı, “masonlarla iyi geçinmek adına” AKP tarafından verilmiş bir taviz olarak mı değerlendirmeliyiz? Yoksa, AKP üst yönetimi ile mason kuruluşlar arasında daha güçlü bağlar mı söz konusudur? Görüş ve yorumlarınızı bekliyorum.

kaynak: ANAFOR

Vatandaş Tarafa inanmıyor..

Taraf gazetesinde yer alan balyoz uydurmasına vatandaş da inanmıyor. AKAM’ın araştırmasına katılanların yüzde 82’si Taraf’ın balyoz planını inandırıcı bulmadığını belirtti.

Avrasya Kamuoyu Araştırmaları Merkezi’nin yaptığı ocak ayı araştırmasında 2 bin 210 kişi ile yüzyüze görüşüldü. Araştırmaya katılanların yüzde 82’si tarafın balyoz planı iddiasına inanmadığını belirtti.

Araştırmada “Sizce Türk Silahlı Kuvvetleri Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde bir engel midir?” sorusuna katılımcıların yüzde 75’i TSK’nın demokratikleşme önünde engel olmadığı yanıtını verdi.

SİZCE TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİKLEŞMESİNİN ÖNÜNDE BİR ENGEL MİDİR?

EVET: YÜZDE 25
HAYIR: YÜZDE 75

Araştırmaya göre katılımcılar TSK’nın sürekli darbe planı yaptığına inanmıyor. AKAM’ın bu yöndeki sorusuna katılımcıların yüzde 73’ü inanmıyorum yanıtını verdi.

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ’NİN SÜREKLİ DARBE PLANLARI YAPTIĞINA İNANIYOR MUSUNUZ?

İNANIYORUM: YÜZDE 27
İNANMIYORUM: YÜZDE 73

Katılımcılar Türk Silahlı Kuvvetleri’nin herhangi bir amaç için kendi askerini öldüreceğine inanmıyor. Bu soruya araştırmaya katılanların yüzde 84’ü inanmadığı yanıtını verdi.

TSK’NIN HERHANGİ BİR AMAÇ İÇİN KENDİ ASKERLERİNİ ÖLDÜRECEĞİNE İNANIYOR MUSUNUZ?

İNANIYORUM: YÜZDE 16
İNANMIYORUM: YÜZDE 84

Araştırmada “TSK’nın iktidarı ele geçirmek amacıyla camileri bombalayacağına inanıyor musunuz?” sorusuna katılımcıların yüzde 84’ünün yanıtı inanmıyorum oldu.

TSK’NIN İKTİDARI ELE GEÇİRMEK AMACIYLA CAMİLERİ BOMBALAYACAĞINA İNANIYOR MUSUNUZ?

İNANIYORUM: YÜZDE 16
İNANMIYORUM: YÜZDE 84

Katılımcılara, Taraf’ın Balyoz uydurması da soruldu. Katılımcıların yüzde 82’si Balyoz uydurmasına inanmadıklarını belirtti.

BALYOZ DARBE PLANI İDDİALARINA İNANIP İNANMADIĞINIZI BELİRTİR MİSİNİZ?

İNANIYORUM: YÜZDE 18
İNANMIYORUM: YÜZDE 82

Yazar Banu Avar, Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin  organize ettiği “Hangi Dünya Düzeni” isimli bir konferans verdi. Banu Avar’ın AKM’de verdiği konferansa Antalyalılar büyük ilgi gösterdi. Avar, “Türkiye’yi karıştırmak isteyen bir örgüt var: Bunlar ABD ve AB’dir” dedi.

Banu Avar konuşmasına bir gazeteci ve program yapımcısı olarak bugüne kadar karşılaştığı baskı ve haksızlıklardan kısaca bahsederek başladı. TRT’de program yapmasına izin verilmeyişini nasıl öğrendiğini bir anısıyla anlatırken bunun nedeninin TRT yöneticilerinden değil Amerika’dan gelen bir emir yüzünden olduğunu ve bu yüzden programlarına son verildiğini anlattı. Anlattığı bu olayın ardından “Evet artık herşey ortada bizler kendi yöneticilerimiz tarafından değil; Amerikan’ın yöneticileri tarafından yönetiliyoruz. Bunu başıma gelen bu olay ile daha net anladım.” dedi.
Avar daha sonra yeni kitabı Hangi Dünya Düzeni’nin önsözünden birkaç paragraf okudu. Avar “Hangi Dünya Düzeni? ile Amerika’nın ortaya attığı `Yeni Dünya Düzeni` tanımını sorgulamaya çalıştık. Görülüyor ki, küresel masonik çetenin `Yeni Dünya Düzeni` olarak tanımladığı düzen, aslında çokuluslu şirketlerin ulaşmak istediği dünya diktatoryasıdır!
Bu çete son 70 yılda amaçladığı yolda önemli adımlar attı. Aslında hep aynı metodu uyguladılar ve o metoda “demokrasi” adını taktılar” dedi.

Avar,  Özel bir ulus olan Türk Ulusunu, batılıların bir türlü anlayamadığını ve bir türlü çözemediklerini, millet olarak en zor dönemde çok iyi kenetlendiklerini belirtti.

Atatürk Kültür Merkezi’ni hınca hınç dolduran ve çoğu kişinin de ayakta izlediği konferans sonrası uzun kuyruklar oluşturan vatandaşlar, Avar’a  kitaplarını imzalattılar.

Banu Avar Antalya Konferansı – Bölüm 1

Banu Avar Antalya Konferansı – Bölüm 2

Banu Avar Antalya Konferansı – Bölüm 3

Banu Avar Antalya Konferansı – Bölüm 4

Banu Avar Antalya Konferansı – Bölüm 5

Banu Avar Antalya Konferansı – Bölüm 6

Banu Avar Antalya Konferansı – Bölüm 7

kaynak: antalyagunlugu.com

Muharrem İnce’nin Meclis Konuşması

1,5 Milyon Kişinin İzlediği CHP Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin TBMM Konuşması

Get the Flash Player to see this player.

1992-1993 Türkiye’nin Karanlık Yılları”
Eşref Bitlis, Cem Ersever, Adnan Kahveci, Uğur Mumcu, Turgut Özal… Suikastları
İlk kez Yayınlanan Görüntülerle…
Karanlıklar Aydınlanıyor

Get the Flash Player to see this player.

Erdal SARIZEYBEK – Haber Masası – Bölüm 1

Erdal SARIZEYBEK – Haber Masası – Bölüm 2

Powered by WordPress ve skD Theme

çelik kapı modelleri ve villa kapıları