<?xml version="1.0" encoding="ISO-8859-9"?>

<rss version="2.0" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
	<channel>
		<title>Gerçek Hayat - islami forum - islami sohbet - 1,2,7,8,9,10,12,13,14,15,16,17,18,19,20,21,22,23,24,25,26,27,28,29,30,31,32,33,34,35,36,37,38,39,40,41,42,43,44,45,46,47,48,49,50,51,52,53,54,55,56,57,58,59,60,61,62,63,64,65,66,67,68,69,70,71,72,73,74,75,76,77,78,79,83,84,85,86,87,88,89,90,91,92,93,94,95,96,97,98,99,100,101,102,103,104,105,106,107,108,109,110,111,112,113,114,115,116,117,118,119,120,121,122,123,124,125,126,127,128,129,130,131,132,133,134,135,136,137,138,139,140,141,142,143,144,145,146,147,148,149,150,151,152,153,154,155,156,157,158,159,160,161,162,163,164,165,166,167,168,169,170,171,172,173,174,175,176,177,178,179,180,181,182,183,184,185,186,187,188,189,190,191,192,193,194,195,196,197,198,199,200,202,203,204,205,206,207,208,209,210,211,212</title>
		<link>http://www.gercekhayat.net/</link>
		<description>Hayatın Gerçek Yüzüyle Tanışın...</description>
		<language>tr</language>
		<lastBuildDate>Mon, 21 May 2012 07:06:43 GMT</lastBuildDate>
		<generator>vBulletin</generator>
		<ttl>60</ttl>
		<image>
			<url>http://www.gercekhayat.net/islam/karma/rss.jpg</url>
			<title>Gerçek Hayat - islami forum - islami sohbet - 1,2,7,8,9,10,12,13,14,15,16,17,18,19,20,21,22,23,24,25,26,27,28,29,30,31,32,33,34,35,36,37,38,39,40,41,42,43,44,45,46,47,48,49,50,51,52,53,54,55,56,57,58,59,60,61,62,63,64,65,66,67,68,69,70,71,72,73,74,75,76,77,78,79,83,84,85,86,87,88,89,90,91,92,93,94,95,96,97,98,99,100,101,102,103,104,105,106,107,108,109,110,111,112,113,114,115,116,117,118,119,120,121,122,123,124,125,126,127,128,129,130,131,132,133,134,135,136,137,138,139,140,141,142,143,144,145,146,147,148,149,150,151,152,153,154,155,156,157,158,159,160,161,162,163,164,165,166,167,168,169,170,171,172,173,174,175,176,177,178,179,180,181,182,183,184,185,186,187,188,189,190,191,192,193,194,195,196,197,198,199,200,202,203,204,205,206,207,208,209,210,211,212</title>
			<link>http://www.gercekhayat.net/</link>
		</image>
		<item>
			<title>Üç Ayları nasıl değerlendirebiliriz?</title>
			<link>http://www.gercekhayat.net/islam-ve-aile/804-uc-aylari-nasil-degerlendirebiliriz.html</link>
			<pubDate>Sun, 20 May 2012 00:51:36 GMT</pubDate>
			<description>Aile Rehberi programında, Psikolog Yasemin Yalçın Aktosun, Dr. Figen Barlas Es ve İlahiyatçı Hilal Şenel “kutlu zaman dilimleri üç ayları” konuşuyor....</description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><font size="2">Aile Rehberi programında, Psikolog Yasemin Yalçın Aktosun, Dr. Figen Barlas Es ve İlahiyatçı Hilal Şenel “kutlu zaman dilimleri üç ayları” konuşuyor. Manevi dünyamız aile hayatımızı nasıl etkiler? Üç ayları nasıl değerlendirmeliyiz? Üç ayların faziletleri nelerdir? Mübarek aylar bize sabrı mı öğretiyor? Regaip nedir? Regaip gecesinin faziletleri nelerdir? Nasıl değerlendirilmelidir? Üç ayların aile hayatına yansımalarının ve regaip kandilinin değerlendirildiği Aile Rehberi’ni izlemektesiniz…</font><br />
<br />
<iframe width="440" height="350" src="http://www.kure.tv/VideoEmbed?ID=118380" hspace="0" vspace="0" scrolling="no" frameborder="0" allowfullscreen="true"><p><b><font color=red>[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. <a href="register.php">Üye Olmak için TIKLAYIN...</a>]</font></b></p></iframe><br />
<br />
<img src="http://web1.kure.tv/P/Thumbnails/1064805.jpg" border="0" alt="" /></div>

]]></content:encoded>
			<category domain="http://www.gercekhayat.net/154-islam-ve-aile/">İslam ve Aile</category>
			<dc:creator>TeVBe</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.gercekhayat.net/islam-ve-aile/804-uc-aylari-nasil-degerlendirebiliriz.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Paranoyaklığın da sınırı kalmadı</title>
			<link>http://www.gercekhayat.net/kose-yazilari/803-paranoyakligin-da-siniri-kalmadi.html</link>
			<pubDate>Sun, 20 May 2012 00:40:48 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Sırtında geçen yılın şampiyon takımının imzalı forması olan, umre için gittiği Mekke'de bile otelde derbiyi izleyecek kadar koyu bir Fenerbahçe...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><font size="2">Sırtında geçen yılın şampiyon takımının imzalı forması olan, umre için gittiği Mekke'de bile otelde derbiyi izleyecek kadar koyu bir Fenerbahçe taraftarı olarak bugüne kadar 'Cemaat-Fenerbahçe' tartışmalarına hiç itibar etmemiştim.<br />
<br />
Ama tartışma öyle bir hal aldı ki duyarsız kalmak mümkün değil. Koca koca adamlar oturup saatler boyunca 'Cemaat'in Fenerbahçe'yi ele geçirmek istediğini' anlatıyorlar.<br />
<br />
Hatta sosyal medyada öyle uçanlar var ki 'Gülen'in maç öncesi taktik verdiğini' bir yakınından duydum diyerek anlatıyorlar.<br />
Yani olay 'paranoyaklığın da bir sınırı vardır' diyerek gülünüp geçilemeyecek hale geldi.<br />
<br />
Ergenekon'da, Balyoz'da, KCK'da bir şekilde canı yanan kim varsa elinde hiçbir bilge belge olmadan 'bu işin arkasında Cemaat var' diyerek suç isnadına girişiyor. Bunu da 'fikir özgürlüğü' kılıfında yapıyorlar.<br />
Şimdi en başa dönelim ve süreci adım adım ele alalım.<br />
Aziz Yıldırım ve bazı isimlerin tutuklanmasına neden olan soruşturma nereden başladı? En çok Aziz Yıldırım'ın çıkmasını istediği hatta lobi yaptığı sporda şiddet yasası sonrasında oldu. Yasayı Meclis yaptı.<br />
Savcı da suç şüphesi görünce harekete geçti. Polis de savcının talimatlarını uygulamak zorunda kaldı.<br />
<br />
Bu açıdan bakınca Aziz Yıldırım'ın en büyük Cemaatçi olması gerekirdi. Çünkü başlama vuruşunu o yapmış oldu.<br />
Devam edelim.<br />
<br />
Baktılar suçüstü yapıldılar. Bütün kulüpler el birliği ile Meclis'e baskı yapıp yasayı değiştirttiler. Çünkü 'ilk taşı atacak günahsız' takım yoktu. Ama sadece bazı takımlar yakayı ele verdiler.<br />
Elde teknik dinlemeler, ifadeler, paralar ve talimatlar var. Doğal olarak yargı gereğini yaptı.<br />
<br />
Bizim Aziz Başkan'ın bastırmasıyla PFDK bile şike teşebbüsü olduğunu düşündüğü maç sayısını 13'ten 4'e indirebildi.<br />
<br />
Baktılar yine olmuyor, mahkeme yargılamaya devam ediyor bu kez eski taktik yürürlüğe sokuldu. Bu ülkede bir şeylerin üzerini örtmeyi düşünüyorsanız 'Fethullahçı' yaftası yaparsınız gündem tamamen kayar. Suçlamalar da o tartışmanın gölgesinde kalır.<br />
Burada da aynısı yapılıyor. Şike iddiaları, manipülasyonlar vs. temizlenemeyince olay Cemaat'in Fenerbahçe'yi ele geçirmesi tartışmasıyla sulandırılıyor.<br />
<br />
Söz konusu iddia o kadar absürt ki olmadığını ispatlamak nasıl mümkün olacak bilmiyorum. Başkanı tutuklat, takımı küme düşür, futbolcular kaçsın ve taraftarı küstür. Sonra takımı ele geçir! Allah akıl fikir versin demek lazım.<br />
<br />
Peki bu kampanyayı kim yürütüyor?<br />
İki grup dikkat çekiyor.<br />
Birincisi Silivri'deki yargılamaya taraf olan, cezaevi önünde eylemler yapan üstelik Fenerbahçe ile de ilgisi olmayan' gruplar. Polisle çatışan, Cemaat tartışmasını sanal alemde körükleyenler bunlar.<br />
Siyaseten Erdoğan'dan nefret eden, Cemaat düşmanı bu yapı kampanyanın bayraktarlığını yapıyor. Fatih Altaylı da bu grubun kimliğini canlı yayında anlatmıştı.<br />
<br />
İkinci grup ise medya mensupları.<br />
Bunlar da iki türe ayrılıyor. Birinci grup Aziz Başkan ve Fenerbahçemiz'in reytinginden yararlanıp kendine yer açmaya çalışanlar. İkinci grup da içindeki Cemaat düşmanlığını bu tartışma üzerinden fırsata dönüştürenler.<br />
<br />
Nasıl olsa Cemaat'e vurmak reyting getiriyor.<br />
Eh Cemaat de sövene dilsiz olduğu için riskleri de yok. Yaptıklarının fikir özgürlüğü olmadığını, bir suç isnadı olduğunu, ellerinde hiçbir kanıt olmadan 'Cemaat Fenerbahçe'yi ele geçiriyor' denemeyeceğini dikkate almıyorlar.<br />
<br />
74 yaşında gurbette inzivaya çekilmiş bir Hak Dostu'nun hakkını ihlal ettiklerini de hiç önemsemiyorlar.<br />
Hele kendini İslami camia uzmanı olarak gösteren Ruşen Çakır gibi yazarlar ise tutturmuşlar bir 'Cemaat şeffaf değil' söylemi.<br />
Eğer Çakır bu fikrinde samimi ise kendine yeni bir uzmanlık alanı bulmalı. Çünkü kendisi de biliyor ki 50 yıldır konuşan, sayısız kitap yazan Gülen ve onun takipçileri son derece şeffaf. Okullar, yurtlar, dershaneler ve yurtdışı okullar düzenli denetleniyor.<br />
28 Şubat'ın hoyrat yargılamaları bile bir suç isnat edemedi. Anlatımlarına bakarsanız Cemaat tıpkı masonik yapılar gibi gizli kapaklı bir örgüt. Cemaat'e yakın medya organlarının operasyonu savunmasını da delil olarak gösteriyorlar.<br />
<br />
Hatırlatalım, iddia ettiği gazeteler her zaman hukukun üstünlüğünü, şeffaflaşmayı ve derin yapıların tasfiyesini savundular. Arınma sürecini desteklediler. Bu açıdan yayınların çizgisi bir fikri takip ve tutarlılık göstergesidir.<br />
<br />
Ayrıca ne yapacaklar bu hizmete gönül verenler? Alınlarına ya da kıyafetlerine özel bir arma mı takacaklar?<br />
Başkentteki sessizlik ise manidar. Zaten işler iyi giderse sorun yok. Sarpa sarmaya başlarsa 'biz yapmadık Cemaat yaptı' tavrı bir süredir uygulamada.<br />
<br />
Dediğim gibi paranoyaklığın da bir sınırı vardı, bu olayda o da kalmadı.<br />
Ama unutulmamalı ki her şeyi Cemaat'e bağlama taktiği daha önceki olaylarda tutmamıştı. Burada da tutmayacaktır.</font><br />
<br />
<img src="http://image.samanyoluhaber.com/Images/News/2009629/78265.jpg" border="0" alt="" /><br />
Adem Yavuz ARSLAN - BUGÜN Gazetesi</div>

]]></content:encoded>
			<category domain="http://www.gercekhayat.net/94-kose-yazilari/">Köşe Yazıları</category>
			<dc:creator>TeVBe</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.gercekhayat.net/kose-yazilari/803-paranoyakligin-da-siniri-kalmadi.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Üslûp, şefkat ve “final gecesi”</title>
			<link>http://www.gercekhayat.net/bam-teli/802-uslup-sefkat-ve-final-gecesi.html</link>
			<pubDate>Sun, 20 May 2012 00:33:52 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Resim: http://tr.fgulen.com/images/stories/tr/uslup-illa-uslup-1.jpg  
 
 
<p><em class="bold">Birinci Bölüm: Üslûp.. İllâ üslûp!..</em></p> 
 
<ul...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><img src="http://tr.fgulen.com/images/stories/tr/uslup-illa-uslup-1.jpg" border="0" alt="" /><br />
<br />
<br />
<p><em class="bold">Birinci Bölüm: Üslûp.. İllâ üslûp!..</em></p><br />
<br />
<ul class="arrow"><br />
<br />
<li>Sadece Allah’a yakışan o kocaman işleri sahiplenme hatasına düşmez ve ferdî enâniyetlere kapılmadığımız gibi âidiyet mülahazasına da girmezsek hem yapılan hizmetler ve elde edilen muvaffakiyetler katlanarak büyür hem de haset ya da husûmetten kaynaklanan tepkiler azalır. (01:11)</li><br />
<br />
<li>Hazreti Üstad şöyle buyurmaktadır: “Hakikî mürşid-i âlim koyun olur, kuş olmaz; hasbî verir ilmini. Koyun verir kuzusuna hazmolmuş musaffâ sütünü. Kuş veriyor ferhine (yavrusuna) lüab-âlûd (tükürükle karışık) kayyını (kusmuğunu).” (03:30)</li><br />
<br />
<li>Yutmadan evvel çiğnemek ne ise, konuşmadan evvel düşünmek de odur. (07:00)</li><br />
<br />
<li>“Allah birdir!” hakikati gibi en güzel bir sözü söylerken ve mutlaka herkese tanıtılması gereken İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (aleyhissalâtü vesselam) anlatırken bile muhataplar nazar-ı itibara alınmalı ve tepkiye sebebiyet vermeyecek bir üslûp kullanılmalıdır. (09:15)</li><br />
<br />
<li>Hayatını kahvehanelerde tüketen insanları, sigara sebebiyle pek çok hastalığa yakalanan, hatta bir yönüyle aheste aheste intihar etmekte olan kimseleri ve günümüzde ilkokullara kadar varıp dayanan uyuşturucu kullanma ibtilasına tutulmuş bulunanları bu marazlardan kurtarmak ve benzer kötülüklerin önünü almak için kullanılacak üslûp ve vesileler de itina ile seçilmelidir. (13:00)</li><br />
<br />
<li>Eserlerde “Bâtıl şeyleri tasvir, sâfi zihinleri idlâldir ve cerhtir.” denilir. Edepten mahrum kimseler, “Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz” der ama onu öyle bir tasvir ederler ki, muhatabın zihnini bulandırır, iştahını kabartır, heva ve hevesini canlandırır; neticede akıl ve hissi söz dinlemez bir hale getirirler. (15:35)</li><br />
<br />
<li>Bir insana bir şey okumadan evvel o insanın karakterini doğru okumak icap eder. (16:10)</li><br />
<br />
</ul><br />
<br />
<p><em class="bold">İkinci Bölüm: Farklılık mülahazası ve “final gecesi” (19:19)</em></p><br />
<br />
<ul class="arrow"><br />
<br />
<li>Farklılıkları fark etmeme farklılığına sahip insanlar olmalıyız. Bir yandan iman, marifet, muhabbet, aşk ve iştiyaka doymamalı, hep “Daha yok mu?” ufkunu kollamalıyız; diğer taraftan da “İnsanlar arasında sıradan bir insan” olduğumuza yürekten inanmalı ve mahviyet içinde bulunmalıyız. (19:40)</li><br />
<br />
<li>Hazreti Ebu Hureyre’nin (radıyallahu anh) naklettiği bir hadis-i şerifte, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur ki: “Bir kişi ‘İnsanlar helak oldu!’ dediği zaman, kendisi onlar arasında helâketin en şiddetlisine uğrayan kimse olur.” Evet, ister ferdî enaniyet sebebiyle isterse de âidiyet mülahazasıyla sadece kendisinin veya kendi meşrebine bağlı bulunanların kurtulduklarını ve diğerlerinin helâk olduklarını düşünen insanın helâketinden korkulur. Meslek muhabbetiyle yaşamak başka, diğer insanları hafife almak ve görmezlikten gelmek daha başka bir şeydir. (21:25)</li><br />
<br />
<li>İnsan farklılık peşinde olmalı ama sıradanlığı kendisine kabul ettirmeli. Alvar İmamı “Allah bizi insan eyleye!” derken ve Hazreti Pîr “Nefis cümleden ednâ, vazife her şeyden a’lâ” hakikatini seslendirirken bu ufku göstermişlerdir. (24:23)</li><br />
<br />
<li>Fedakâr ruhlar, kendisine rağmen ve bünyesinden bir şeyler kaybetme pahasına buharlaşan denizler, yükselip başlar üzerinde dolaştığı halde gözü hep aşağılarda olan su katreleri ve gül bitirmek için ayaklar altında ezilmeye razı bulunan toprak gibi olmalıdırlar. Zira onların mesleklerinin en önemli bir esası şefkattir. (26:40)</li><br />
<br />
<li>İlahî Beyan’da raûf ve rahim olarak tavsif edilen Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) insanları ebedî hüsrandan kurtarma dâvasına o kadar gönülden bağlanmıştı ve öylesine şefkatli idi ki, Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu konudaki ızdıraplarını, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’âna) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin” (Kehf, 18/6) diyerek dile getiriyordu. Hem ta’dil ve tembih hem de takdir ve iltifat ifade eden bir başka ayet-i kerimede de Cenâb-ı Allah, Rasûl-ü Ekrem’ine “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin” (Şuara, 26/3) şeklinde hitap ediyordu. (29:09)</li><br />
<br />
<li>Rivayet olunduğuna göre; Abdullah b. Übeyy'in oğlu Abdullah çok ihlaslı bir müslüman idi, babasının hastalığında onun hakkında Rasûlullah'ın dua ve istiğfar etmesini dilemişti. Peygamber Efendimiz onun bu talebine icabet edince “Onlar için sen ister Allah’tan af dile, ister dileme. Yetmiş kere bile istiğfar etsen, Allah onları asla affetmeyecektir. Evet, böyle! Çünkü onlar Allah’ı ve Rasulünü tanımayıp karşı geldiler. Allah da böylesi fâsıklar güruhunu hidâyet etmez, emellerine kavuşturmaz.” (Tevbe, 9/80) ayeti nazil oldu. Yedi, yetmiş ve yedi yüz gibi sayılar mutlak olarak bir şeyin çok çok yapılması için kullanılır. Böyle olmakla beraber sayıların her biri, esas itibariyle daha yukarısının hükmüne aykırı bir sınırı da belirler. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz bunu dikkate alarak “Öyleyse, ben de yetmişten daha fazla istiğfar edeyim.” demiş ve bunu üzerine “Ha mağfiret diledin, ha dilemedin, onlara göre birdir. Allah onları asla affetmeyecektir. Çünkü Allah, fâsıklığı tabiat haline getirenleri hidâyet etmez, emellerine ulaştırmaz.” (Münâfikûn, 63/6) âyeti nazil olmuştur. Şayet, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, rivayet olunduğu üzere, “Öyleyse, ben de yetmişten daha fazla istiğfar edeyim.” buyurmuş ise, bunu, -hâşâ- Onun ilâhî emri anlayamadığına değil -ki Kur’an-ı Kerim’i eksiksiz anlayan O’dur- şefkat ve re’fetinin gereği olarak te’vil mülahazasına girdiğine bağlamak lazımdır. (29:54)</li><br />
<br />
<li>Müşfik Nebî, bir gece hangi işarete ve endişeye binaen, kim bilir nasıl sarsılmıştı ki, o ana kadar günler geceler boyunca tekrar edip durduğu, Hazreti İbrahim’in duası olan, “Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûrsun, Rahîmsin.” (İbrahim, 14/36) mealindeki ayet ile; Hazreti İsa’nın duası olan, “Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!” (Mâide, 5/118) mealindeki ayeti yine sabaha kadar tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp “Allah’ım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)” diye yalvarmış ve ağlamıştı. Bunun üzerine Allah Teâla, “Ey Cebrail! Muhammed’e git ve O’na de ki: Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz.” buyurmuştu. İşte o gece, nice zamandır devam etmekte olan derd, ızdırap, dua ve gözyaşı gecelerinin finali gibiydi, bir manada “final gecesi”ydi. (33:20)</li><br />
<br />
<li>Bugün insanlığın her şeyden ziyade şefkate ihtiyacı vardır. Şefkat öyle sırlı bir anahtardır ki onun açmayacağı kapı yoktur. Cennet kapılarını açacak olan anahtar da şefkattir. (35:42)</li><br />
<br />
</ul><br />
<br />
<br />
<br />
<p align="center"><iframe width="560" height="315" src="http://www.youtube.com/embed/HJl0dJ63HjU" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p></div>

]]></content:encoded>
			<category domain="http://www.gercekhayat.net/143-bam-teli/">Bam Teli</category>
			<dc:creator>TeVBe</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.gercekhayat.net/bam-teli/802-uslup-sefkat-ve-final-gecesi.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Emanette emin miyiz?</title>
			<link>http://www.gercekhayat.net/kirik-testi/801-emanette-emin-miyiz.html</link>
			<pubDate>Sun, 20 May 2012 00:29:58 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Resim: http://tr.fgulen.com/images/stories/tr/emanette-emin-miyiz-1.jpg  
 
<p><em class="bold">Soru: Büyüklerimizin, “Yâ Rab, kusurumuzu affet. Bizi...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><img src="http://tr.fgulen.com/images/stories/tr/emanette-emin-miyiz-1.jpg" border="0" alt="" /><br />
<br />
<p><em class="bold">Soru: Büyüklerimizin, “Yâ Rab, kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl.” şeklinde dua ettiklerini görüyoruz. Emanetten maksat sadece can mıdır; vazife ve sorumluluklarımız açısından “emanet” tabirini değerlendirir misiniz?</em></p><br />
<br />
<p>Allah Teâlâ’nın insana bahşettiği ilk ihsanlar birer emanet olduğu gibi, insanın, iradesinin hakkını verip bu ilk mevhibeleri değerlendirmek suretiyle kazandıkları da birer emanettir. Aslında insanın kazandıklarının fâil-i hakikisi de Allah’tır. Ne var ki, hukuk disiplinleri içerisinde ifade edilen, <em>“Bir şeyin hakiki fâili görünmüyorsa, o fiil, en yakın sebebe nispet edilir.”</em> kaide-i külliyesinden hareketle, insanın iradesini kullanarak kazandığı bazı şeyleri -her ne kadar iradeye terettüp eden işlerle onun arasında “tenasüb-i illiyet” prensibine göre bir münasebet bulunmasa da- biz insana nispet ediyoruz. Dolayısıyla Allah tarafından insana meccânen verilenler birer nimet olduğu gibi, insanın iradesinin hakkını vererek kazandıkları da nimet kategorisi içinde değerlendirilmelidir. İnsan, bu bakış açısını yakalayabildiği takdirde, hem kendisine bahşedilen hem de iradesinin hakkını vererek mazhar olduğu bütün bu nimetlerin evvel ve âhirinde, zâhir ve bâtınında kudret-i namütenahinin elini görecek, bu nimetleri kendisine ihsan eden Zat’a karşı sinesi hamd u sena duygularıyla dolup taşacaktır. Evet, insan bütün bu nimetleri düşündüğü zaman, çok ciddi bir metafizik gerilim içinde minnet ve şükran hisleriyle oturup kalkacak, “elhamdülillah”la soluklanacak ve bu mübarek kelimeyi, tepeden tırnağa kadar vücudunun her yanında ihtizaz meydana getirecek şekilde duyacaktır.</p><br />
<br />
<h3>İman en büyük emanet</h3><br />
<br />
<p>Görüldüğü üzere bu perspektiften bakıldığında emanetin çerçevesi çok geniştir. Mesela hayatımız bize bir emanet olduğu gibi, onun üstünde ebedi hayatın nüvesini taşıyan iman, ihsan, marifetullah, muhabbetullah da önemli birer emanettirler. İman olmayınca, insan, bu dünyada diğer mahlûklar gibi çok dar bir zaman dilimi içinde yaşayıp sonra da kendini yokluğa mahkûm etmiş olur. Onun ebediyete mazhar olması ise imana bağlıdır. Bu sebepledir ki insan, kendisine tevdi edilen iman gibi çok önemli bir emaneti korumak için etrafında ne kadar surlar oluştursa, bu hedef doğrultusunda, bütün cehdini ortaya koyup ne kadar araştırmalar yapsa, deliller getirse, tahşidatta bulunsa, yine de işin hakkını vermiş olamaz. Böyle değerli bir emanet karşısında ona düşen vazife, “Hel min mezid” ferdi olarak, hep “Daha yok mu, daha yok mu?” deyip yola devam etmektir. Diyelim ki size çok değerli mücevherlerin bulunduğu bir kutuyu emanet olarak verip sonra da “Bunu korumazsan kellen gider.” dediler. Şimdi bu emaneti korumak adına sizin ne denli büyük bir hassasiyet göstereceğiniz âşikardır. Hâlbuki imanın yanında, onun kıymeti bir hiç hükmündedir. Bu açıdan insanın, “Aman, şuradan şeytan girebilir.”, “Aman nefs-i emmârem şu boşluğu değerlendirebilir.” diyerek sürekli imanının etrafında surlar oluşturmaya çalışması, bu denli büyük bir emanete karşı emin olma mülahazasının bir ifadesidir.</p><br />
<br />
<p>İmanda sabitkadem olmanın yanında, ibadet ü taatte mütemadi olma da bu iman emanetini koruma adına çok önemlidir. İnsanın bu mevzuda sürekli Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunması ve O’nun himaye ve inayetine sığınması gerekir. Nitekim Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ),</p><br />
<br />
<p align="right"><span style="line-height: 200%; font-family: Traditional Arabic; font-size: 20pt;" lang="AR-SA">&#1575;&#1614;&#1604;&#1604;&#1614;&#1617;&#1607;&#1615;&#1605;&#1614;&#1617; &#1610;&#1614;&#1575; &#1605;&#1615;&#1602;&#1614;&#1604;&#1616;&#1617;&#1576;&#1614; &#1575;&#1604;&#1618;&#1602;&#1615;&#1604;&#1615;&#1608;&#1576;&#1616; &#1579;&#1614;&#1576;&#1616;&#1617;&#1578;&#1618; &#1602;&#1614;&#1604;&#1618;&#1576;&#1616;&#1610; &#1593;&#1614;&#1604;&#1614;&#1610; &#1583;&#1616;&#1610;&#1606;&#1616;&#1603;&#1614;</span></p><br />
<br />
<p><em>“Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Benim kalbimi dininde sabitleyip perçinle!”</em>,</p><br />
<br />
<p align="right"><span style="line-height: 200%; font-family: Traditional Arabic; font-size: 20pt;" lang="AR-SA">&#1575;&#1614;&#1604;&#1604;&#1614;&#1617;&#1607;&#1615;&#1605;&#1614;&#1617; &#1610;&#1614;&#1575; &#1605;&#1615;&#1589;&#1614;&#1585;&#1616;&#1617;&#1601;&#1614; &#1575;&#1604;&#1618;&#1602;&#1615;&#1604;&#1615;&#1608;&#1576;&#1616; &#1589;&#1614;&#1585;&#1616;&#1617;&#1601;&#1615; &#1602;&#1615;&#1604;&#1615;&#1608;&#1576;&#1614;&#1606;&#1614;&#1575; &#1575;&#1616;&#1604;&#1614;&#1610; &#1591;&#1614;&#1575;&#1593;&#1614;&#1578;&#1616;&#1603;&#1614;</span></p><br />
<br />
<p><em>“Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!”</em> dualarını dilinden hiç düşürmemiştir.</p><br />
<br />
<h3>İslam kime emanet?</h3><br />
<br />
<p>Başlarımızın tacı olan Kur’an-ı Kerim de bize bir emanettir. Onun hem hafızların zihinlerinde hem de mânâ ve muhtevasına sahip çıkılarak korunup muhafaza edilmesi gerekir. Şayet Kur’an-ı Kerim, mânâ ve muhtevasıyla bilinmiyorsa, onun kadr ü kıymeti de bilinmiyor demektir. Unutulmamalı ki, gırtlak ağalarına emanet ederek sadece dinleyip teselli bulmakla Kur’an’a sahip çıkmış olmayız. Asıl, renk atmasına ve solmasına meydan vermeksizin Kur’an’ın toplum içinde hep canlı kalmasını sağlamalı, onu dünyanın biricik kitabı haline getirme adına çalışıp çabalamalı ve onun ruhunu, ruhlara üfleyerek bu emanete sahip çıkmalıyız. Eğer arz ettiğim çerçevede ona sahip çıkamıyorsak, kadife kılıflar içine koyup yatak odalarında başlarımızın üzerine assak da, o emanete ihanet ediyoruz demektir.</p><p>Hayata taşınması gereken bütün esas ve prensipleriyle Müslümanlık da, başta Allah (celle celaluhu) sonra da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından ümmet-i Muhammed’e bir emanettir. İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) Müslümanlığın çerçevesini belirlemiş, neyin ne olduğunu açık seçik ortaya koymuş ve bizlere dünyevî-uhrevî mutlu olma yollarını göstermiştir. Dolayısıyla Rasûl-i Ekrem Efendimiz, İslam’ı, başta sahabe-i kiram efendilerimiz, sonra da arkadan gelen nesillere emanet etmiştir. Daha sonraki asırlarda gelen müceddit, müçtehit, evliya, asfiya ve ebrardan her birisi kendi dönemlerinde dini yaşanır kılma adına bir kısım kapalı noktaları vuzuha kavuşturmuş, içtihat ve istinbatlarıyla İslam’ın her devirde terütaze yaşanabilirliğini ortaya koymuş, böylece üzerlerine düşen vazifeyi yerine getirmiş, sonra da onu arkadan gelen nesillere emanet etmişlerdir. Dün seleflerimizin omuzlarına konulan bu emanet bugün<strong> </strong>bizim omuzlarımızın üzerinde bulunuyor, yarın da sonraki nesillere aktarılacak. O halde bu emaneti deformasyon görmüş bir halde devretmek büyük bir vebaldir. Evet, biz bu emanete sahip çıkmaz, onu gereğince korumaz ve sağlam bir şekilde haleflerimize teslim etmezsek, bir taraftan bu emanete ihanet etmiş, diğer yandan da yarının insanlarına karşı büyük bir haksızlık yapmış oluruz.</p><br />
<br />
<p>İhmale uğradığından dolayı bilhassa günümüzde, imana ve Kur’an’a hizmet mevzuu daha bir önem kazanmıştır. Geçmiş dönemlerde, çok sıkıntılı şartlarda bile bu yüce mefkûre uğrunda insanlar hırz-ı can etmiş, yapmaları gerekli olan işleri arızasız kusursuz yerine getirmiş ve bu emaneti günümüze kadar taşıyıp bize ulaştırmışlardır. O halde bize düşen vazife de, bu hizmet-i imaniyeyi arıza ve kusura maruz bırakmaksızın geldiği şekliyle muhafaza etme, hız kesmeden devam etmesini sağlama ve onu ulaştırılması gerekli olan yerlere ulaştırmaktır. Yani biz ömrümüz olduğu sürece bu emanetin emanetçileri olarak, zerresini zayi etmeksizin, onu götürülmesi gerekli olan yere götürmekle mükellefiz. Eğer hakkıyla yerine getirilemediğinden dolayı bu hizmette kırılma, çatlama, duraklama ve hatta geriye gitme olursa, emanete hıyanet etmiş sayılırız ki, Cenâb-ı Hak bunun hesabını ahirette bize sorar. Bir misal olması açısından ifade edeyim: Bu yola baş koymuş bir insan, vazife yaptığı bir yerde on altı saat mesai yapmaksızın, gelip de işlerin aksadığını söyleyerek yardımcı talebinde bulunuyorsa, bu şahsa kendini tembelliğe salmış biri nazarıyla bakılabilir. Zira adanmış bir ruh on altı saat mesai yaptıktan sonra hâlâ yapılması gerekenler adına belli boşluklar hissediyorsa ancak o zaman işlerin üstesinden gelemediğini ifade ederek yeni bir yardımcı talebinde bulunabilir. Evet, nezd-i uluhiyette hainlik damgası yemekten ve emanete hıyanet etmekten endişe ediyorsak, meseleyi bu çerçevede ele almalı, sonra da “Allah’ım! Bir an önce emin insanları gönder de, üzerimizdeki bu emanetleri zayi etmeden onlara teslim edebilelim.” dua ve mülahazalarıyla Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve rahmetine sığınmalıyız.</p><br />
<br />
<h3>Emanetin zayi edilmesi bir nifak sıfatı</h3><br />
<br />
<p>Rasûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bir hadis-i şeriflerinde:</p><br />
<br />
<p align="right"><span style="line-height: 200%; font-family: Traditional Arabic; font-size: 20pt;" lang="AR-SA">&#1571;&#1614;&#1585;&#1618;&#1576;&#1614;&#1593;&#1612; &#1605;&#1614;&#1606;&#1618; &#1603;&#1615;&#1606;&#1614;&#1617; &#1601;&#1616;&#1610;&#1607;&#1616; &#1603;&#1614;&#1575;&#1606;&#1614; &#1605;&#1615;&#1606;&#1614;&#1575;&#1601;&#1616;&#1602;&#1611;&#1575; &#1582;&#1614;&#1575;&#1604;&#1616;&#1589;&#1611;&#1575; &#1608;&#1614;&#1605;&#1614;&#1606;&#1618; &#1603;&#1614;&#1575;&#1606;&#1614;&#1578;&#1618; &#1601;&#1616;&#1610;&#1607;&#1616; &#1582;&#1614;&#1589;&#1618;&#1604;&#1614;&#1577;&#1612; &#1605;&#1616;&#1606;&#1618;&#1607;&#1615;&#1606;&#1614;&#1617; &#1603;&#1614;&#1575;&#1606;&#1614;&#1578;&#1618; &#1601;&#1616;&#1610;&#1607;&#1616; &#1582;&#1614;&#1589;&#1618;&#1604;&#1614;&#1577;&#1612; &#1605;&#1616;&#1606;&#1618; &#1575;&#1604;&#1606;&#1616;&#1617;&#1601;&#1614;&#1575;&#1602;&#1616; &#1581;&#1614;&#1578;&#1614;&#1617;&#1609; &#1610;&#1614;&#1583;&#1614;&#1593;&#1614;&#1607;&#1614;&#1575; &#1573;&#1616;&#1584;&#1614;&#1575; &#1575;&#1572;&#1618;&#1578;&#1615;&#1605;&#1616;&#1606;&#1614; &#1582;&#1614;&#1575;&#1606;&#1614; &#1608;&#1614;&#1573;&#1616;&#1584;&#1614;&#1575; &#1581;&#1614;&#1583;&#1614;&#1617;&#1579;&#1614; &#1603;&#1614;&#1584;&#1614;&#1576;&#1614; &#1608;&#1614;&#1573;&#1616;&#1584;&#1614;&#1575; &#1593;&#1614;&#1575;&#1607;&#1614;&#1583;&#1614; &#1594;&#1614;&#1583;&#1614;&#1585;&#1614; &#1608;&#1614;&#1573;&#1616;&#1584;&#1614;&#1575; &#1582;&#1614;&#1575;&#1589;&#1614;&#1605;&#1614; &#1601;&#1614;&#1580;&#1614;&#1585;&#1614;</span></p><br />
<br />
<p><em>“Dört huy kimde bulunursa, o adam katıksız bir münafık olur. Hatta bunlardan biri dahi bulunsa, ondan vazgeçinceye kadar o kişi münafık özelliği taşıyor demektir. Kendisine bir şey emanet edilince hıyânet<strong> </strong>eder.. konuşunca yalan söyler.. verdiği sözde durmaz.. düşmanlık yapınca da sınır tanımaz.”</em> (Buharî, İman 24; Müslim, İman 106) buyurmak suretiyle emanete sahip çıkmamayı bir nifak alameti olarak zikretmiştir. Siz bu hadis-i şerifte ifade edilen emaneti, yukarıda sayılan silsile içindeki bütün hususları kafanızda canlandırarak ele alabilirsiniz. Bu itibarla denilebilir ki, bütün bu emanetleri muhafaza mevzuunda tam bir hassasiyet göstermez ve bunun için gerekli tedbirleri almazsak sırtımızda bir nifak sıfatıyla hayatımızı sürdürmüş oluruz. Bu, aynı zamanda bir peygamber sıfatı olan emniyet vasfını da kaybetme demektir. Hâlbuki insanlar enbiya-i izamın sıfatlarıyla ittisaf etmeleri ölçüsünde bir değer ifade eder; bunları kaybetmeleri ölçüsünde de değerlerini yitirirler. Ayrıca son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki, hukuk-u ammeye taalluk eden böyle bir meselede, aklına estiği gibi hareket eden insanlar, bu tavırlarıyla, hiç farkına varmaksızın gidip emanete ihanet gibi büyük bir vebalin altına girmiş olurlar. Bundan dolayı ihsan-ı ilahi olarak omuzlarımıza konulmuş bu emaneti zayi ederiz endişesiyle hepimiz tir tir titremeli ve ellerimizi açıp “Ya Rab! Emanete ihanet gibi bir sukuttan bizi muhafaza buyur ve bizi emanetini alacağın güne kadar emanette emin kıl” diye sürekli birbirimizi de mülahazaya alarak dua etmeliyiz.</p><br />
<br />
			</td><br />
		</tr></div>

]]></content:encoded>
			<category domain="http://www.gercekhayat.net/144-kirik-testi/">Kırık Testi</category>
			<dc:creator>TeVBe</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.gercekhayat.net/kirik-testi/801-emanette-emin-miyiz.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title>İffetine toz kondurmayanlar</title>
			<link>http://www.gercekhayat.net/kursuden-gonullere/800-iffetine-toz-kondurmayanlar.html</link>
			<pubDate>Sun, 20 May 2012 00:27:58 GMT</pubDate>
			<description>Resim: http://tr.fgulen.com/images/stories/tr/iffetine-toz-kondurmayanlar-1.jpg  
 
İffet; çirkin söz ve fiillerden uzak kalma, hayâ ve edep...</description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><img src="http://tr.fgulen.com/images/stories/tr/iffetine-toz-kondurmayanlar-1.jpg" border="0" alt="" /><br />
<br />
<font size="2">İffet; çirkin söz ve fiillerden uzak kalma, hayâ ve edep dairesinde bulunma, doğruluk, dürüstlük ve ahlâkî değerlere bağlılık üzere yaşama demektir.<br />
<br />
Aslı Arapça olan bu kelime, namuslu, şerefli ve ahlâklı olma halini ifade edecek şekilde dilimize de geçmiştir. Özellikle eski nesir ve nazımlarda, izzet ve haysiyetiyle yaşayan, çalıp çırpmayan, haramlardan sakınan ve namusunu koruma mevzuunda fevkalâde hassas davranan kimseler hakkında "afîf" tabiri kullanılagelmiştir.<br />
<br />
<b>Üç temel duygu</b><br />
<br />
İslâm ahlakçıları insanda üç temel duygunun bulunduğunu söylemiş; belli ölçüde de olsa hakikatleri görüp, fayda ya da zarar getirecek şeyleri birbirinden ayırma melekesine "kuvve-i akliye"; kin, hiddet, kızgınlık ve atılganlık gibi hislerin kaynağı sayılan güce "kuvve-i gadabiye"; arzu, iştiha ve cismânî hazların menşei kabul edilen duyguya da "kuvve-i şeheviye" demişlerdir. Kuvve-i şeheviye'nin, hayâ hissinden tamamen sıyrılarak her türlü günahı işleyecek kadar kayıtsız kalma şeklindeki ifrat hâlini "fısk u fücûr"; helal nimet ve lezzetlere karşı dahi hissiz ve hareketsiz kalma durumunu da "humûd" olarak isimlendirmişlerdir. Kuvve-i şeheviye açısından istikamet ve itidal üzere bulunarak, meşru dairedeki zevk ve lezzetlere karşı istekli davranmanın yanı sıra, gayr-i meşru arzu ve iştihalara iradî olarak kapalı kalma tavrını ise "iffet" kelimesiyle ifade etmişlerdir. Bu zaviyeden iffet, umumî manasıyla, iradenin gücünü kullanarak cismanî ve behimî arzuları kontrol altına almak, zinadan ve sefihlikten uzak durmak demektir.<br />
<br />
Kur'an-ı Kerim, iman edenlerin iffetli, hayâlı ve edep yerlerini koruyan insanlar olduklarını nazara vermiş (Mü'minûn, 23/5-7); iffetli yaşamanın mükâfatı olarak Allah'ın mağfiretini ve ahiret sürprizlerini müjdelemiş (Ahzâb, 33/35); mevzunun önemine binaen kadınları ve erkekleri ayrı ayrı zikrederek bütün mü'minlere iffetli olmalarını ve iffetsizlik için bir giriş kapısı sayılan haram nazardan kaçınmalarını emir buyurmuştur (Nur, 24/30-31). Ayrıca, Hazreti Yusuf ve Hazreti Meryem gibi iffet abidelerini misal vererek inananlara hayâ ve ismet ufkunu göstermiştir.<br />
<br />
Evet, Hazreti Yusuf aleyhisselam, vezirin hanımından gelen bir günah çağrısı karşısında "Ya Rabbî! Bu kadınların beni davet ettikleri o işten zindan daha iyidir." (Yusuf, 12/33) diyerek, iffetine toz kondurmaktansa senelerce hapiste yatmayı göze almış ve kıyamete kadar gelecek olan bütün ehl-i imana bir hayâ timsali olmuştur.<br />
<br />
Cenâb-ı Allah'ın, "İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem'i de an. Biz ona ruhumuzdan üfledik, hem onu, hem oğlunu cümle âlem için bir ibret yaptık." (Enbiya, 21/91) diyerek yücelttiği Hazreti Meryem de bütün insanlık için tam bir iffet örneğidir. Öyle ki, temiz ve nezih bir atmosferde, iffetli ve şerefli bir şekilde yetişen Meryem validemiz, o paklardan pak mahiyetiyle adeta mücessem iffet haline gelmiştir. Bundan dolayıdır ki, Hazreti İsa'nın doğumunu dile dolayanların yakışıksız sözleri karşısında bin bir ızdırapla, "Keşke bu iş başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!" (Meryem, 19/23) diye inlemiştir.<br />
<br />
İffetin bu umumî manasını hatırda tutmakla beraber, onu daha geniş ve şümullü olarak ele almak da mümkündür. Bediüzzaman Hazretleri'nin, "Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur." şeklinde dile getirdiği ölçüye göre iffet, meşru daire içinde yaşayıp gayr-i meşru sahaya nazar etmeme, el uzatmama, adım atmama demektir. Dolayısıyla, iffetli bir insan, göz, kulak, el, ayak gibi bütün azaların helal dairedeki lezzetleriyle iktifa etmeli, hiçbir şekilde ve hiçbir yolla haram işlememeli, izzet ve haysiyetine dokunacak durumlardan da sakınmalıdır.<br />
<br />
<b>Fakir ama iffetli</b><br />
<br />
Bu açıdan, insanın kendi el emeği ve alın teriyle kazandığına razı olması, başkasının malına göz dikmemesi, daha çok kazanma ve daha rahat yaşama hırsıyla gayr-i meşru daireye el uzatmaması ve dilencilik yapmaması da iffetin ayrı bir yanıdır. Evet, insan kendi emeği ve alın teriyle geçimini sağlamalı, gerekirse inşaatlarda taş kırmalı, hamallık yapmalı ama asla başkalarına el açmamalıdır. Haddizatında, Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) hakiki fakiri bu çerçeve içinde zikretmiş; "Fakir, kapı kapı dolaşan ve bir iki lokma veya bir iki hurma ile baştan savılan kimse değildir. Gerçek fakir, durumu bilinmediği için kendisine sadaka verilmediği halde, ihtiyaç içerisinde olmasına rağmen iffetinden dolayı başkalarına el açmayan ve halktan hiçbir şey istemeyen insandır." buyurmuştur.<br />
<br />
Ashab-ı Suffe'den olan Ebu Hüreyre gibi sahabe efendilerimiz açlıktan kıvrım kıvrım kıvrandıkları halde kimseden bir şey istememeyi ahlâk haline getirmişlerdir. Öyle ki, Hazreti Sevban ve Hakîm b. Hizam'ın da aralarında bulunduğu bazı sahabiler, insanlardan bir şey istememe konusunda Allah Resûlü'ne söz vermiş ve ömürlerinin sonuna kadar sadık kaldıkları bu vaatlerinden dolayı asla sadaka kabul etmemiş; hatta deve üzerindeyken kırbaçları yere düşse onu bile kimseden istememeleriyle meşhur olmuşlardır. İşte, "Her kim iffetli olmaya çalışır, yüzsüzlükten sakınırsa Allah da onun iffetini korur ve arttırır. Bir insanın bir ip alıp sırtında odun taşıyarak onu azıcık hurmaya satması, dilenmesinden daha hayırlıdır." buyuran Peygamber Efendimiz'in bu tavsiyesine uygun yaşamak da iffetin önemli bir derinliğini teşkil etmektedir<br />
<br />
Kur'an-ı Kerim, iman edenlerin iffetli, hayâlı ve edep yerlerini koruyan insanlar olduklarını nazara vermiş ve bunun mükâfatı olarak ahiret sürprizlerini müjdelemiş.<br />
İffetli bir insan, göz, kulak, el, ayak gibi bütün azaların helal dairedeki lezzetleriyle iktifa etmeli, hiçbir şekilde ve hiçbir yolla haram işlememelidir.<br />
İnsanın kendi alın teriyle kazandığına razı olması, başkasının malına göz dikmemesi ve hırsla gayr-i meşru daireye el uzatmaması da iffetin ayrı bir yanıdır.<br />
<br />
<b>Küçükken önemsemezsen, büyüyünce halledemezsin</b><br />
Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i sahîha "sedd-i zerâî" adı altında iffetli olmaya vurguda bulunmakta ve farklı hadiseler münasebetiyle farklı ifadelerle bu hususu nazara vermektedir.<br />
<br />
Bildiğiniz gibi; "sedd" menetme ve engellemenin adıdır; "zerâî" de sebep ve yol manasına gelen "zerîa" kelimesinin çoğuludur. "Sedd-i zerâî" ise, fenalıklara ve günahlara götüren yolları tıkama, harama sebep olabilecek fiillerden kaçınma demektir. Mesela, zina büyük bir günahtır. Harama nazar bu günaha götüren bir sebep olduğu için o da günahtır ve yasaklanmıştır. Bunun için, Kur'an-ı Kerim, "Zina etmeyin", "Yetim malı yemeyin" emrini ifade ederken "Zinaya yaklaşmayın", "Yetim malına yaklaşmayın" şeklinde seslenmekte ve neticede günaha götürebilecek atmosferden uzak durmayı emretmektedir.<br />
<br />
Evet, göz görür, kulak dinler, dil telaffuz eder; görülen, duyulan ve söylenen şeyler zihinde kurgulanır; tahayyül tasavvura dönüşür, o da gidip taakkulle belli bir kalıba dökülür, bir kılıfa girer.. ve sonra bu vetire, insanın iradî davranışlarına tesir eder; el tutar, ayak gider... Dolayısıyla, daha tahayyül durağında iken günahın önü kesilmeli; onun tasavvura ve sonrasına ulaşmasına mani olunmalıdır. Mesela; harama nazar önü alınabilecek ve iradeyle kaçınılabilecek bir tehlikedir. Biraz gayret etseniz bakmamaya katlanabilirsiniz. Gözünüze ilişen çirkin bir manzaradan sıyrılma, iradenizin belini bükebilecek kadar büyük bir yük değildir; gözünüzü kapamaya irade gücünüz yeter. Fakat nazarlarınızı haramdan çevirmez, kendinizi o işe salar ve bir "bakma tiryakisi" olursanız artık geriye dönme ihtimaliniz azalır. Hele bir de gözünüzden zihninize akan manzaraları tasavvurla, taakkulle besler ve büyütürseniz sahilden ayrılmış sayılırsınız. Ondan sonra geriye dönmek çok daha büyük cehd ü gayret ister. Şair bir arkadaşımın, "İsyan deryasına yelken açmışım, kenara çıkmaya koymuyor beni" dediği gibi, Allah muhafaza, o günah deryası, dalgaları arasında sizi evirir çevirir ve kıyıya çıkmanıza izin vermez.<br />
<br />
Tam günah eşiğinde ve uçurumun kenarında iken geri dönebilen ve büyük bir felaketten kurtulan yiğitler de yok değildir. Mahşerin dehşet verici tehlikelerinden "zıllullah"a sığınarak korunacak olan yedi grup insan anlatılırken, böyle bir iffet kahramanına da işaret edilmektedir. Zira namus ve haysiyetini muhafazada fevkalâde hassas ve şehevânî isteklerine karşı alabildiğine kararlı o babayiğit, güzellik ve servet sahibi bir kadının günaha davetini "Ben Allah'tan korkarım" çığlığıyla reddedebilmiş ve irade ile aşılamaz gibi görünen bir akabeyi aşabilmiştir.</font></div>

]]></content:encoded>
			<category domain="http://www.gercekhayat.net/175-kursuden-gonullere/">Kürsüden Gönüllere</category>
			<dc:creator>TeVBe</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.gercekhayat.net/kursuden-gonullere/800-iffetine-toz-kondurmayanlar.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Bilmediğin şeyin peşine düşme!</title>
			<link>http://www.gercekhayat.net/kursuden-gonullere/799-bilmedigin-seyin-pesine-dusme.html</link>
			<pubDate>Tue, 08 May 2012 17:19:13 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Resim: http://tr.fgulen.com/images/stories/tr/bilmedigin-seyin-pesine-dusme-1.jpg  
 
"Bilmediğin şeyin peşine düşme!" şeklindeki emr-i ilahi,...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><img src="http://tr.fgulen.com/images/stories/tr/bilmedigin-seyin-pesine-dusme-1.jpg" border="0" alt="" /><br />
<br />
<font size="2">"Bilmediğin şeyin peşine düşme!" şeklindeki emr-i ilahi, insanların gizli hallerini araştırmayı ve su-i zanna dayanarak onlar hakkında hüküm vermeyi yasaklamıştır.<br />
<br />
Bir başka ayet-i kerimede de "Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın." (Hucurât, 49/12) buyrulmuştur.<br />
<br />
Eğer, bir insanın ruhunda herhangi bir hastalık varsa, o başkalarında da o hastalığın olduğunu zanneder ve diğer insanları da o marazla değerlendirir. Mesela, onun bunun malını aşırmaya alışmış bir hırsız, her gördüğü kapıyı nasıl açacağının hesaplarını yapar, önüne çıkan her duvarı nasıl aşacağını düşünür ve karşılaştığı her insanı da kendi mülahazalarına benzeyen düşünceler içinde zanneder. Yolda yürürken bir dükkânın kepengine göz ucuyla bakan birini görse, onun hakkında hemen "hırsız" hükmünü verir. Çünkü kendi dünyası hep el-âlemin kilitli kapılarını açmak ve mallarını çalmak etrafında örgülendiği için başka insanlar hakkındaki değerlendirmeleri de ona göre olur. Aynı türden kalb hastalıklarına maruz diğer insanların durumu da farklı değildir. Onlar her gölgeyi asıl zanneder; her ihtimali vak'a gibi değerlendirirler. Gördükleri ve duydukları en küçük şeyleri büyütür, şişirir ve mübalağalarla bir balon haline getirirler; kulak yoluyla içe akan ve göze takılan ham bilgileri kalb kazanında eritir, farklı kalıplara döker ve onları kesin bilgi yerine koyarak hükümler verirler. Sonra da daha baştan yanlış olan o hükümleriyle insanları suçlar, yargılar ve değişik şekillerde cezalandırırlar.<br />
<br />
Oysa Allah Resûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ), "Zandan kaçının. Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüste bulunmayın, birbirinizin içyüzünü araştırmayın, birbirinizin sözlerine kulak kabartmayın, birbirinizle rekabete girişmeyin, birbirinizi çekememezlik etmeyin, birbirinize karşı buğzetmeyin ve sırtınızı dönmeyin; ey Allah'ın kulları kardeşler olun!" buyurmuş; tecessüsten, su-i zandan ve kardeşliği zedeleyecek her türlü davranıştan uzak durmamız ikazında bulunmuşlardır.<br />
<br />
Öyleyse, gerekirse kulaklarınıza kurşun akıtacaksınız ama mü'minler hakkındaki olumsuz sözlere asla kulak kabartmayacaksınız.. icap ederse gözlerinize mil vuracaksınız ama Müslümanların olumsuz yanlarını araştırmayacak, hatalarını görmeye çalışmayacaksınız. İnanan hiçbir insanı bir sözüne, bir haline ya da bir tavrına mahkûm edip onun hakkında kötü düşünmeyecek, gönlünüzü su-i zanlarla kirletmeyecek; gözünüzden, kulağınızdan ve kalbinizden dolayı da hesap vereceğinizi bir lahzacık da olsa unutmayacaksınız.<br />
<br />
Tarikat-ı Muhammediye üzerine yazılan şerhlerden biri olan Berika'nın müellifi İmam Hâdimî, "Bir mü'mini zina halinde bile görsen, hemen onun hakkında hükmünü verme. Gözlerini sil, 'Allah Allah, bu insan böyle çirkin bir işi yapmaz!' de; dön bir kere daha 'O mu?' diye kontrol et. O ise, 'İhtimal yine yanlış gördüm' de; bir kere daha gözlerini yalanla ve onları silip tekrar bak. Eğer hâlâ o insanı o kötü iş üzerinde görüyorsan, 'Ya Rabbi! Onu bu çirkin halden kurtar, beni de böyle bir günaha düşürme' deyip çek git." diyor. Hazreti İmam'ı çok severim, ona karşı çok hürmetim vardır ama bu sözlerini fazla bulurum. Bence, gördün ki, bir mü'min bir yerde böyle kötü bir haldedir; gözüne iliştiği ilk anda, meseleyi tecessüs etmeden, tam teşhis ve tespit peşine düşmeden, o sevimsiz fotoğraflar gözünden gönlüne akarak kalb kazanında eriyip bir hüküm kalıbına girmeden, sırtını dönüp "Allahım günahkâr kullarını hidayete erdir, beni de affet" demeli, oradan uzaklaşmalı ve gördüğünü de unutmalısın.<br />
<br />
<b>Kur'an talebesine yakışır mı?</b><br />
<br />
Evet, günümüzün en büyük dertlerindendir su-i zan ve gıybet. Öyle ki, bugün imana ve Kur'an'a hizmet dairesi içinde Müslümanlara ait pek çok problem halledilmiştir. Mesela, şöyle-böyle bir kardeşlik ruhu teessüs etmiştir; müşterek hareket, paylaşma, yardımlaşma, bir gaye-i hayale bağlı yaşama ve fikir işçiliği peşinde olma gibi çok önemli hasletler, Allah'ın izniyle, herkesin benimseyip kendi hayatında tatbik etmeye çalıştığı esaslar haline gelmiştir. Fakat kötü ahlakın birer parçası olan bazı mezmum fiiller vardır ki, maalesef, onların üstesinden hâlâ gelinememiştir. İnsanların hatalarını arama, gizli hallerini araştırma, kabahatlerin izini sürme, kulağı olumsuz sözler için kullanma, gözü faydasız resim kareleriyle yorma, dili gıybetle, iftirayla kirletme ve bütün bu menfilikleri kalb mutfağında, fuad tezgahında kesme, doğrama, pişirme.. böylece, çok küçük meseleleri büyütme; bazen bir sözle bir insanı ademe mahkum etme, bazen de bir başkasının bir anlık haline bakıp onu defterden silme.. gibi öyle çirkin günahlar vardır ki, herkes için olmasa bile bazılarımız için bunlar hâlâ bertaraf edilememiştir ve bu günahlar, kuyruğunu dikip bir köşede sinsi sinsi bekleyen bir akrep gibi bazı mü'minlerin gönül hayatına zehir akıtmaya devam etmektedir.<br />
<br />
Aslında, bir insan büyük bir gayeye kilitlenmişse, hep onunla oturup kalkar ve davasına ait meseleler onu öyle meşgul eder ki, başkalarıyla alakalı dedikodulara, su-i zanlara ve gıybetlere ayıracak zaman bulamaz; zaten onun gönlünde kötü şeylere karşı meyil hiç yer tutamaz. Bir noktayı hedefleyen ya da bir uçağa kilitlenen bir füze, onu vuracağı ana kadar sürekli takip eder, hedeflediği uçak eğri büğrü yol alsa, zikzaklar yapsa bile füze onun peşinden ayrılmaz. İşte, yüce bir mefkûreye kilitlenen insan da hedefine götürecek vesilelerden başka hiçbir meseleyle meşgul olma ihtiyacı duymaz. O davası adına yapabileceği vazifeleri düşünür, onları eda etmeye çalışır ve sadece gaye-i hayaliyle alakalı konularla uğraşır.<br />
<ol style="list-style-type: decimal"><li>Eğer bir insanın ruhunda herhangi bir hastalık varsa o, başkalarında da o hastalığın olduğunu zanneder ve diğer insanları da o hastalıkla değerlendirir.</li>
<li>İnanan hiçbir insanı bir sözüne, bir haline ya da bir tavrına mahkûm edip onun hakkında kötü düşünmeyelim, gönlümüzü su-i zanlarla kirletmeyelim.</li>
<li>Bir insan büyük bir gayeye kilitlenmişse, davasına ait meseleler onu öyle meşgul eder ki, dedikodulara, gıybetlere ayıracak zaman bulamaz.</li>
</ol><br />
<b>Parodi, komedi ve meddahlık</b><br />
<br />
Komiklik ve maskaralık yapmanın, insanları güldürüp eğlendirmenin bizim dünyamızda ne işi var!<br />
<br />
Şayet, bugün bazı insanların parodi, komedi, güldürü ve meddahlık türünden farklı birer sanat alanı gibi kabul edilen bir kısım gösterilere istidat ve temayülleri varsa ve onlar kendi kanaat-ı vicdaniyeleriyle o işleri yapıyorlarsa, onlara bir çeşit ruhsat verilmesindeki asıl maksat da o alanı bir vasıta olarak kullanarak bir de o dille bazı mesajları sunmaktır. Acaba bir kesim tarafından şerre sebep yapılan bir sahada birkaç temiz niyetli insanla o alanın tutkunlarına bazı hakikatler anlatılabilir mi? Acaba o felsefenin takipçilerine kendi dillerinden konuşmak suretiyle bazı mülahazalar sunulabilir mi? Acaba yabancı kaldıkları ama biraz tanıyınca mutlaka sevecekleri dini değerlerle tanışmaları sağlanabilir mi? Acaba kendilerine hep unutturulan, fakat az hatırlayınca yüreklerini hoplatabilecek olan gerçekler onların ruhlarına da duyurularak içlerinde bir heyecan uyarılabilir mi?<br />
<br />
İşte, bu duygu ve düşüncelerle bazı samimi ve hak aşığı insanlar da o sahalarda at oynatabilirler. Fakat kanaat-i vicdaniyeye havale ettiğimiz böyle bir mevzuda hata etmiş de olabiliriz. Belki de ötede bize derler ki, her zaman söz söyleme hakkı olan Zât öbür tarafta da bize der ki: "Siz zatında güzel olan İslamiyet'i ve diyaneti herkese doğrudan doğruya neden anlatmadınız? Kendi değerlerinizin cazibesi yeterli olduğu halde, niçin başka dünyalara ait bazı argümanlar kullanma yolunu seçtiniz?" İşte bu noktada da hakiki mü'minin yüreği hoplamalı ve çok korkmalıdır. İnsanı laubaliliğe çeken bazı sahalarda dolaşmak zorunda kalanlar da, dine ve millete hizmet edip etmediklerine bakmalı; yararlı olup olmadıklarına göre karar vermelidirler. Bulundukları atmosferde Allah'ı hatırlama ve hatırlatma imkânı oluyor mu, olmuyor mu? Peygamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) dair bir husus anlatılabiliyor mu, anlatılamıyor mu? Kur'an'ın bazı hakikatleri nazara verilebiliyor mu, verilemiyor mu? Belli sınırlar dâhilinde fenalıkların yüzünden peçeleri indirip onları kendi çirkinlikleriyle göstermek ve insanları birkaç cümle ya da paragrafla da olsa güzel ahlakın zümrütten yamaçlarına çağırmak mümkün oluyor mu, olmuyor mu? Vicdanının sesine kulak vermek suretiyle bu soruları müsbet cevaplayanlar müstesna, güldürmenin, kahkaha atmanın, komiklik yapmanın bizim dünyamızda yeri yoktur.</font><br />
<br />
<iframe width="640" height="360" src="http://www.youtube.com/embed/3tVB0j3V8cw?feature=player_embedded" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></div>

]]></content:encoded>
			<category domain="http://www.gercekhayat.net/175-kursuden-gonullere/">Kürsüden Gönüllere</category>
			<dc:creator>TeVBe</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.gercekhayat.net/kursuden-gonullere/799-bilmedigin-seyin-pesine-dusme.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Heyecanla dopdolu adanmış ruhlar</title>
			<link>http://www.gercekhayat.net/kirik-testi/798-heyecanla-dopdolu-adanmis-ruhlar.html</link>
			<pubDate>Tue, 08 May 2012 17:14:39 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Resim: http://tr.fgulen.com/images/stories/tr/heyecan-ve-mantikla-cifte-kanatli-adanmis-ruhlar-1.jpg  
 
<p><em class="bold">Soru: Günümüz...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><img src="http://tr.fgulen.com/images/stories/tr/heyecan-ve-mantikla-cifte-kanatli-adanmis-ruhlar-1.jpg" border="0" alt="" /><br />
<br />
<p><em class="bold">Soru: Günümüz nesillerinde başkaları için yaşama aşk u heyecanını uyarmak ve bu heyecanı kalıcı hâle getirmek için neler yapılmalıdır?</em></p><br />
<br />
<p>Böyle bir aşk u şevkin uyarılmasının en önemli vesilelerinden biri de insanlarda tefekkür mekanizmasının harekete geçirilmesi, düşünce sisteminin derinleştirilmesidir. Tefekkür kelimesi, tekellüf ifade eder. Dolayısıyla tefekkür, insanın şakaklarını zonklatırcasına temrinle kendisini düşünmeye alıştırması neticesinde kazanılacak bir ameliyedir. Tefekkür, insanın oturup kara kara düşünmesi veya görüp duydukları karşısında sathî ve küçük münasebetler kurması demek değildir. Bilakis o, mebde ve müntehayı beraber değerlendirme; aklı, sebep-sonuç arasında âdeta bir mekik gibi getirip götürerek düşündüklerinden bir şeyler sağma, belki ruhuyla onları massetme, aynı zamanda düşündüklerini ihsaslarına mal etme, hatta ihtisas imbikleriyle onlardan yeni bir şeyler çıkarmanın ad ve unvanıdır. Bu açıdan aşk u iştiyak kazandırma adına öncelikle insanları düşünmeye, mantıklarını işletmeye alıştırmak ve onları iyi ve kötüyü doğru görecek hâle getirmek gerekir.</p><br />
<br />
<h3>Hep Hakk’ı hecelemeli, O’nunla gecelemeli</h3><br />
<br />
<p>Böyle bir düşünce ameliyesinde devamlılık da çok önemlidir. Öyle ki, beraber olduğumuz insanların</p><br />
<br />
<p align="right"><span style="line-height: 200%; font-family: Traditional Arabic; font-size: 20pt;" lang="AR-SA">&#1571;&#1614;&#1604;&#1614;&#1575; &#1576;&#1616;&#1584;&#1616;&#1603;&#1618;&#1585;&#1616; &#1575;&#1604;&#1604;&#1617;&#1648;&#1607;&#1616; &#1578;&#1614;&#1591;&#1618;&#1605;&#1614;&#1574;&#1616;&#1606;&#1615;&#1617; &#1575;&#1604;&#1618;&#1602;&#1615;&#1604;&#1615;&#1608;&#1576;&#1615;</span></p><br />
<br />
<p><em>“Biliniz ki kalbler ancak Allah’ı anmakla huzur ve itminana kavuşur.”</em> (Ra’d Sûresi, 13/28) ufkunda seyahat ettiğini düşünsek dahi, bu durumları itibarıyla onları yeterli görmek, daha doğrusu bizim birbirimizi yeterli görmemiz kesinlikle doğru değildir. Bu konuda birbirimize sürekli destek olmalıyız. Çağımızın büyük Mütefekkirinin ifadesiyle, kubbedeki taşlar gibi düşmemek için baş başa vermeliyiz. Onun bu sözünü sadece içtimaî yapı adına iftirak ve ihtilaflara girmeme, vifak ve ittifak içinde bulunma mânâsına anlamak eksik bir anlayış olur. Belki bu sözü, dine hizmeti hayatımızın gayesi bilme ve bu gaye-i hayalimizi gerçekleştirme yolunda hep canlı kalma mevzuunda birbirimizin destekçisi olma şeklinde anlamamız gerekir. Öyleyse yüce bir mefkûre için bir araya geldiğimiz meclislerde asla laubaliliğe girmemeli ve oraları hep sohbet-i cânanla süslemeliyiz. Evet, bir araya gelişlerimiz neticesinde:</p><br />
<br />
<p align="right"><span style="line-height: 200%; font-family: Traditional Arabic; font-size: 20pt;" lang="AR-SA">&#1575;&#1614;&#1604;&#1604;&#1617;&#1648;&#1607;&#1615;&#1605;&#1614;&#1617; &#1585;&#1614;&#1576;&#1614;&#1617;&#1606;&#1614;&#1575; &#1586;&#1616;&#1583;&#1618;&#1606;&#1614;&#1575; &#1593;&#1616;&#1604;&#1618;&#1605;&#1611;&#1575; &#1608;&#1614;&#1573;&#1616;&#1610;&#1605;&#1614;&#1575;&#1606;&#1611;&#1575; &#1608;&#1614;&#1610;&#1614;&#1602;&#1616;&#1610;&#1606;&#1611;&#1575; &#1608;&#1614;&#1578;&#1614;&#1608;&#1614;&#1603;&#1615;&#1617;&#1604;&#1575;&#1611; &#1608;&#1614;&#1578;&#1614;&#1587;&#1618;&#1604;&#1616;&#1610;&#1605;&#1611;&#1575; &#1608;&#1614;&#1578;&#1614;&#1601;&#1618;&#1608;&#1616;&#1610;&#1590;&#1611;&#1575; &#1608;&#1614;&#1605;&#1614;&#1593;&#1618;&#1585;&#1616;&#1601;&#1614;&#1577;&#1611; &#1608;&#1614;&#1605;&#1614;&#1581;&#1614;&#1576;&#1614;&#1617;&#1577;&#1611; &#1608;&#1614;&#1593;&#1616;&#1588;&#1618;&#1602;&#1611;&#1575; &#1608;&#1614;&#1575;&#1588;&#1618;&#1578;&#1616;&#1610;&#1614;&#1575;&#1602;&#1611;&#1575; &#1573;&#1616;&#1604;&#1614;&#1609; &#1604;&#1616;&#1602;&#1614;&#1575;&#1574;&#1616;&#1603;&#1614; &#1608;&#1614;&#1593;&#1616;&#1601;&#1614;&#1617;&#1577;&#1611; &#1608;&#1614;&#1593;&#1616;&#1589;&#1618;&#1605;&#1614;&#1577;&#1611; &#1608;&#1614;&#1601;&#1614;&#1591;&#1614;&#1575;&#1606;&#1614;&#1577;&#1611; &#1608;&#1614;&#1581;&#1616;&#1603;&#1618;&#1605;&#1614;&#1577;&#1611;</span></p><br />
<br />
<p>duasında arzu edilen hususlardan acaba ne elde ettik, diye kendimizi sorgulamalıyız. Hatta dünyevî bir mesele için bir araya geldiğimiz beraberliklerde bile elimize bir fırsat geçtiğinde bir yolunu bulup sohbet-i cânan çerçevesinde değerlendirilebilecek mevzulardan bir fasıl açmalı; açıp gönüllere imanın güzelliklerinden bazı şeyler fısıldamaya çalışmalıyız.</p><p>Günümüzde olup biten hâdiseleri bilmek, bir kısım aktüel meselelere vukuf peyda etmek elbette ki her vatandaşın hakkıdır. Fakat bugün zaten bu meselelerle ilgilenen bir hayli insan varsa, zannediyorum kendisini Kur’ân’a adamış insanlar, istidatlarını, Kur’ân’a hizmeti en iyi şekilde yerine getirme istikametinde inkişaf ettirmeli ve asıl bu noktada derinleşmelidirler. Onlar için başka düşünceler tali olmalı ve onlar başka mülâhazalarla yorulmamalıdırlar. Bunun için oturup kalktıkları her yerde Hakk’ı hecelemeli ve hep O’nunla gecelemelidirler. Hulasa, insanları delice Allah’a âşık hâle getirme ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) anıldığı zaman burnunun kemikleri sızlayacak ölçüde bir muhibb-i Habibullah ufkuna yükseltme yolunda ne yapılması lazım geliyorsa onu yapmalıyız.</p><br />
<br />
<p>Evet, hizmet heyecanımızın ve adanmışlık ruhunun canlı kalabilmesi için bizim sürekli rehabiliteye ihtiyacımız var. Aslında insanın fizikî hayatında da durum bundan farklı değildir. Meselâ bir uzuv, uzun süre çalışmadığında, zamanla adaleler erir ve bir süre sonra uzuv hiçbir şey yapamaz hâle gelir. İşte ruhî ve kalbî hayatımız için de aynı husus geçerlidir. Günde beş vakit namazın veya her sene bir ay Ramazan-ı Şerif orucunun teşri kılınmasında böyle bir hikmeti görmezlikten gelemeyiz. İnanan gönüller, günde beş defa İslâm dediğimiz o menhelü’l-azbi’l-mevruda kovalarını salıyor, oradan bir şey çıkarıyor ve onunla yıkanıp arınıyorlar. Yani günde beş defa O’nu duymaya, O’nu hissetmeye ve O’nu bilmeye çalışıyorlar. İşte bizim de ibadetlerdeki bu temel espriyi kavrayarak, oturup kalkmamızı, gece ve gündüzümüzü hep O’na bağlamamız gerekiyor ki, İslâmî aşk u heyecanımız da sürekli olsun.</p><br />
<br />
<h3>Kırık-dökük gemiyle bu denizler aşılmaz</h3><br />
<br />
<p>Sürekli rehabilite adına, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ebû Zer’e tavsiye ettiği şu hususlar bana çok önemli geliyor:</p><br />
<br />
<p align="center"><span style="line-height: 200%; font-family: Traditional Arabic; font-size: 20pt;" lang="AR-SA">&#1580;&#1614;&#1583;&#1616;&#1617;&#1583;&#1616; &#1575;&#1604;&#1587;&#1614;&#1617;&#1601;&#1616;&#1610;&#1606;&#1614;&#1577;&#1614; &#1601;&#1614;&#1573;&#1616;&#1606;&#1614;&#1617; &#1575;&#1604;&#1618;&#1576;&#1614;&#1581;&#1618;&#1585;&#1614; &#1593;&#1614;&#1605;&#1616;&#1610;&#1602;&#1612;</span></p><p align="center"><span style="line-height: 200%; font-family: Traditional Arabic; font-size: 20pt;" lang="AR-SA">&#1608;&#1614;&#1582;&#1615;&#1584;&#1616; &#1575;&#1604;&#1586;&#1614;&#1617;&#1575;&#1583;&#1614; &#1603;&#1614;&#1575;&#1605;&#1616;&#1604;&#1575;&#1611; &#1601;&#1614;&#1573;&#1616;&#1606;&#1614;&#1617; &#1575;&#1604;&#1587;&#1614;&#1617;&#1601;&#1614;&#1585;&#1614; &#1576;&#1614;&#1593;&#1616;&#1610;&#1583;&#1612;</span></p><p align="center"><span style="line-height: 200%; font-family: Traditional Arabic; font-size: 20pt;" lang="AR-SA">&#1608;&#1614;&#1582;&#1614;&#1601;&#1616;&#1617;&#1601;&#1616; &#1575;&#1604;&#1618;&#1581;&#1616;&#1605;&#1618;&#1604;&#1614; &#1601;&#1614;&#1573;&#1616;&#1606;&#1614;&#1617; &#1575;&#1618;&#1604;&#1593;&#1614;&#1602;&#1614;&#1576;&#1614;&#1577;&#1614; &#1603;&#1614;&#1574;&#1615;&#1608;&#1583;&#1612;</span></p><p align="center"><span style="line-height: 200%; font-family: Traditional Arabic; font-size: 20pt;" lang="AR-SA">&#1608;&#1614;&#1571;&#1614;&#1582;&#1618;&#1604;&#1616;&#1589;&#1616; &#1575;&#1604;&#1618;&#1593;&#1614;&#1605;&#1614;&#1604;&#1614; &#1601;&#1614;&#1573;&#1616;&#1606;&#1614;&#1617; &#1575;&#1604;&#1606;&#1614;&#1617;&#1575;&#1602;&#1616;&#1583;&#1614; &#1576;&#1614;&#1589;&#1616;&#1610;&#1585;&#1612;</span></p><br />
<br />
<p><em>“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde de ihlaslı ol, zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabb’in senin yapıp ettiklerinden haberdardır.”</em></p><br />
<br />
<p>Evet, alınacak mesafe çok uzun, üzerinden yüzülerek geçilecek deniz çok derin olduğundan meselenin küçük bir arızaya dahi tahammülü yoktur. Zira bu yolculukta insan için her zaman batma tehlikesi vardır. Allah korusun, insan bir masiyet veya bir gaflet karşısında Titanik gibi paramparça bir hâlde, avam ifadesiyle denizin dibini boylayabilir. Eğer sefine bizim ruhî hayatımız ve kalbimizin Allah’la münasebeti ise, o hâlde onu, doğan her güneşle birlikte bir kere daha gözden geçirip yenilemeli ve sapasağlam hâle getirmeliyiz. Zira kırık dökük sefineyle, yarım yamalak bir kalble, zedelenmiş bir akıl ve mantıkla upuzun bir yolculuk yapılabilmesi mümkün değildir.</p><p>Bu lâl u güher sözün devamında, “Azığını tastamam al, çünkü sefer çok uzun.” buyruluyor. Burada alınması tavsiye edilen azık, ne yiyecek, ne içecek ne de silahtır. Bilakis o, insanın ibadet ü taatidir. Dünyada başlayıp ahirete uzanan yolculuk çok uzun olduğuna göre, burada azığın tastamam alınması gerekir. Mesela namazımız bize berzah hayatında refakat edeceği gibi orucumuz da Reyyan kapısından aşıp Cennet’e girmemize vesile olacaktır. Eğer bunlar burada bir azık olarak edinilmemişse, orada fakr u zaruret içinde kalınacaktır.</p><br />
<br />
<p>Daha sonra yokuşun çok sarp olduğu hatırlatılarak yükün hafif tutulması tavsiye ediliyor. Demek ki, altından kalkamayacağımız şekilde dünyevîliğe dalmaktan kaçınmalı, o sarp yokuşu aşacak şekilde sırtımızdaki yükü hafif tutmalıyız. Son olarak da, Hazreti Nâkid’in her an bizi gördüğü hatırlatılarak amelimizde ihlâslı olma tavsiye ediliyor.</p><br />
<br />
<p>Bu ölçüde bir hazırlık, bizim dünyada hakkı tutup kaldırma, adaleti ikame etme, milletimiz için mukadder veya muhtemel gibi gördüğümüz zirveye ulaşma istikametinde ortaya koyacağımız hizmetlerin devam ve temadisi adına önemli olduğu gibi, ahiret hayatımız adına da çok önem arz eder.</p><br />
<br />
<p>Cenâb-ı Hak da, Kur’ân’da iki yerde:</p><br />
<br />
<p align="right"><span style="line-height: 200%; font-family: Traditional Arabic; font-size: 20pt;" lang="AR-SA">&#1573;&#1616;&#1606;&#1618; &#1610;&#1614;&#1588;&#1614;&#1571;&#1618; &#1610;&#1615;&#1584;&#1618;&#1607;&#1616;&#1576;&#1618;&#1603;&#1615;&#1605;&#1618; &#1608;&#1614;&#1610;&#1614;&#1571;&#1618;&#1578;&#1616; &#1576;&#1616;&#1582;&#1614;&#1604;&#1618;&#1602;&#1613; &#1580;&#1614;&#1583;&#1616;&#1610;&#1583;&#1613;</span></p><br />
<br />
<p><em>“Eğer isterse sizi götürür ve cedid bir kavim getirir.”</em> (İbrâhim Sûresi, 14/19; Fâtır Sûresi, 35/16) buyuruyor. Burada “cedid bir kavim”den kastedilen hususu, dini i’la adına tarih sahnesine ilk defa çıkartılan yeni bir kavim olarak anlamanın yanında; eskimemiş, partallaşmamış, ülfet ve ünsiyete yenik düşmemiş, dini bütün derinliğiyle terütaze ruhunda duyan Hakk’a adanmış ruhlar ve heyecan insanları şeklinde de anlayabiliriz. Fâtır Sûresi’ndeki âyetin devamında:</p><br />
<br />
<p align="right"><span style="line-height: 200%; font-family: Traditional Arabic; font-size: 20pt;" lang="AR-SA">&#1608;&#1614;&#1605;&#1614;&#1575; &#1584;&#1648;&#1604;&#1616;&#1603;&#1614; &#1593;&#1614;&#1604;&#1614;&#1609; &#1575;&#1604;&#1604;&#1617;&#1648;&#1607;&#1616; &#1576;&#1616;&#1593;&#1614;&#1586;&#1616;&#1610;&#1586;&#1613;</span></p><br />
<br />
<p><em>“Bunu yapmak, Allah’a ağır gelmez.”</em> (Fâtır Sûresi, 35/17) buyruluyor. Çünkü O, murad buyurduğu zaman “Ol” der, hemen oluverir. Şimdiye kadar da hep böyle olmuştur. Evet, eski eşya hâline gelen, partallaşan, dinî heyecanını kaybedenler, ister enbiya-i izamın hayat-ı seniyyeleriyle, ister müçtehidin-i kiram efendilerimizin ortaya koydukları faaliyetleriyle, isterse müceddîni-i izam efendilerimizin tecditleriyle götürülüp onların yerine terütaze yeni bir kavim getirilmiştir.</p><p>İlâhî lütuf sağanakları altında dirilişe mazhar olanların aidiyet müâhazasına bağlı olarak “Biz, o kavm-i cedidiz.” demeleri gurur olur. Bu ise rahmet-i ilâhiyeden mahrumiyete sebebiyet verir ve Cenâb-ı Hakk’ın teyidini keser. İlahi inayetin devamı, iddialı olmaktan kaçınarak mahviyet ve tevazu içinde gayrete bağlıdır. Öyleyse, bize bir sorumluluk verildiğinde bir yandan “vazife cümleden âlâ” diyerek ona sahip çıkıp hakkını vermeye çalışmalı, diğer yandan da “nefis cümleden edna” diyerek her zaman kulluğumuzun farkında bulunmalıyız. İşte ancak böyle bir anlayışla bir yerde aktif bekleyiş içinde bulunurken, üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bile geçse yine de mesafelere meydan okuyup yepyeni bir heyecan ve terütaze bir adanmışlık ruhuyla geleceğe yürüyebiliriz.</p><br />
<br />
			</td></div>

]]></content:encoded>
			<category domain="http://www.gercekhayat.net/144-kirik-testi/">Kırık Testi</category>
			<dc:creator>TeVBe</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.gercekhayat.net/kirik-testi/798-heyecanla-dopdolu-adanmis-ruhlar.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Ülfete neşter</title>
			<link>http://www.gercekhayat.net/bam-teli/797-ulfete-nester.html</link>
			<pubDate>Tue, 08 May 2012 17:12:43 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Resim: http://tr.fgulen.com/images/stories/tr/ulfete-nester-1.jpg  
 
 
<p><em class="bold">Soru: 1) “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><img src="http://tr.fgulen.com/images/stories/tr/ulfete-nester-1.jpg" border="0" alt="" /><br />
<br />
<br />
<p><em class="bold">Soru: 1) “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i İmrân, 3/8) mealindeki ayet-i kerimede, kendisinden Cenâb-ı Hakk’a sığınılan “kalb kayması”na ülfet ve ünsiyet de dâhil midir?</em></p><br />
<br />
<ul class="arrow"><br />
<br />
<li>Kuşatıcı bir dua olarak hem namazda hem de namaz haricinde çokça okuduğumuz, Âl-i İmrân Sûresi’nin 8. âyeti şöyledir: <span style="line-height: 200%; font-family: Traditional Arabic; font-size: 20pt;" lang="AR-SA">&#1585;&#1614;&#1576;&#1614;&#1617;&#1606;&#1614;&#1575; &#1604;&#1614;&#1575; &#1578;&#1615;&#1586;&#1616;&#1594;&#1618; &#1602;&#1615;&#1604;&#1615;&#1608;&#1576;&#1614;&#1606;&#1614;&#1575; &#1576;&#1614;&#1593;&#1618;&#1583;&#1614; &#1573;&#1616;&#1584;&#1618; &#1607;&#1614;&#1583;&#1614;&#1610;&#1618;&#1578;&#1614;&#1606;&#1614;&#1575; &#1608;&#1614;&#1607;&#1614;&#1576;&#1618; &#1604;&#1614;&#1606;&#1614;&#1575; &#1605;&#1616;&#1606;&#1618; &#1604;&#1614;&#1583;&#1615;&#1606;&#1618;&#1603;&#1614; &#1585;&#1614;&#1581;&#1618;&#1605;&#1614;&#1577;&#1611; &#1573;&#1616;&#1606;&#1614;&#1617;&#1603;&#1614; &#1571;&#1614;&#1606;&#1618;&#1578;&#1614; &#1575;&#1604;&#1618;&#1608;&#1614;&#1607;&#1614;&#1617;&#1575;&#1576;&#1615;</span> Rabb ism-i şerifi, sâhib, mâlik, seyyid, besleyen, yetiştiren, terbiye eden, mürebbi manalarına gelmektedir ve her âlemi doğrudan doğruya Rubûbiyyeti ile tâlim, terbiye, tedbir ve idâre eden Cenâb-ı Hakk’ın ismidir. (02:15)</li><br />
<br />
<li>Kalb ne zaman kayarsa kaysın, o bir hüsran ve haybettir. Fakat, kaymanın en acısı hidayetten sonra olandır. Hazreti Üstad’ın da ifade ettiği gibi, samimi ihlası kıran adam, ihlas kulesinin başından sukût eder ve ihtimal, gayet derin bir çukura düşer. Zira bir insan ne kadar ilâhî lütuflara mazhar kılınmışsa, içine düşeceği çukur da o ölçüde derin olur. (03:00)</li><br />
<br />
<li>Türkçe’de kat, huzur, nezd sözcükleriyle karşılamaya çalıştığımız, bir mânâda “ınde” lafzının da müteradifi sayılan “ledün” kelimesi, Cenâb-ı Hakk’a izafe edildiğinde, “Nezd-i Ulûhiyetinden hususi ve sürpriz bir ihsan, mağfiret ve inâyet” talebini ifade etmektedir. (04:30)</li><br />
<br />
<li>Vehhâb, mübalağa sigasında bir kelimedir; bol bol hibede bulunan, çok bağışlayan ve sınırsız ihsan eden manalarına Cenâb-ı Hakk’ın bir ism-i şerifidir. (05:23)</li><br />
<br />
<li>Aslında, “ülfet” kelimesi alışma, dost olma, muhabbetle dolma ve paylaşma demektir; insanın eşya ve hâdiselerle münasebetini, böyle bir münasebetten hâsıl olan manaları, bu manaların vicdanda bırakacağı tesirleri, neticede insanın davranışlarında beliren farklılıkları ve bütün bunlar neticesinde ruhun canlı, dinamik ve duyarlı kalmasını akla getirmektedir. (06:30)</li><br />
<br />
<li>Olumlu manasının yanı sıra ülfet kelimesinin bir de olumsuz tarafı ve duyguda düşüncede matlaşmayı ifade eden bir yanı da vardır: Bilip duyduktan, görüp tanıdıktan, düşünüp anladıktan veya öyle olduğunu zannettikten sonra, sıradan görme ve alışkanlığa gömülme gibi manalar da ülfet kelimesiyle ifade edilmektedir. İşte, bir parça görüp bildikten, az buçuk inanıp irfana erdikten sonra alâkayı yitirip, derinleşmeyi gerektiren meselelere karşı bütün bütün duyarsızlaşma ve hiçbir şeyden ders almama manasına gelen ülfet, insan için bir sukut ve duyguların ölümü demektir. (08:28)</li><br />
<br />
<li>Son dört beş asırdan beri Kur’an-ı Kerim, ülfet ve ünsiyetten dolayı bizim elimizde bir gurbet yaşıyor. Şikâyet etmeye kalkarsa, yandık; Allah şikâyet ettirtmesin, “Bana bakmadılar, beni görmediler, anlama cehd ü gayreti göstermediler!” diye şikâyet ederse, ne berzahta ne mahşerde ne de mizanın başında kurtulabiliriz. (09:26)</li><br />
<br />
<li>İmana ve iman esaslarına karşı da ülfet söz konusudur. Şayet bir insan, iman hakikatlerini zikrederken, mesela ahiret ve likâullah ile ilgili bir mevzudan bahsederken kalbî ve ruhî hayatında bir tesir meydana gelmiyor ve vicdanında bir hareketlenme hâsıl olmuyorsa, o da ülfet hastalığına tutulmuş demektir. (11:45)</li><br />
<br />
<li>Bir de, düşünce ve tasavvurdaki ülfetin, insanın davranışlarına ve ibadetlerine aksetmesi vardır ki, bu, ferdin aşk, vecd ve heyecânının ölümü demektir. Namaz, oruç, hac ve zekât sırf anne babadan ve seleflerden görüldüğü için ve kültürün bir parçası gibi eda ediliyorsa, bunlar da ülfet ve ünsiyete kurban gitmiş sayılır; geriye sadece “kültür müslümanlığı” kalır. Bu duruma düşen fertte, ibadet aşkı, mes’uliyet duygusu, mâsiyetten nefret ve günahlarına ağlama gibi faziletler birer birer zâil olur gider. (14:12)</li><br />
<br />
<li>Mü’minlerin içine düştükleri ülfet, doğrudan doğruya bir zeyğ (kalb kayması) sayılmaz. Fakat, insan duygu, düşünce ve amelde o kadar donuklaşırsa, bir kısım fırtınalar karşısında devrilip kayabilir. Bir Hak dostu bu hakikati şu sözlerle ifade etmiştir: <em>“Eğer Cenâb-ı Hakk’ın kahrından korkuyorsan dinde sâbit-kadem ol; zîra ağaç, şiddetli rüzgârlara karşı ancak kökleriyle yere muhkem tutunur.”</em> Bu itibarla denebilir ki, ülfet ve ünsiyet, kalb kaymasına açılan birer menfezdir. (17:00)</li><br />
<br />
</ul><br />
<br />
<p><em class="bold">Soru: 2) Ülfet ve ünsiyet hastalığının çarelerinden biri olarak sunulan “format değişikliği” çerçevesi Allah Teâlâ (celle celalühu) ya da Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından belirlenmiş hususlarda nasıl uygulanabilir? (20:26)</em></p><br />
<br />
<ul class="arrow"><br />
<br />
<li>Dine ve imana hizmet için kullanılan vesilelerde bir kısım yeniliklere gidilebilir; çağa, şartlara ve konjonktüre göre bazı şeylerin formatıyla oynanabilir. Şayet, yer yer format değişikliği yapmaz ve mesajınızı sunmak için farklı farklı şekiller kullanmazsanız, zamanla hem kendiniz ülfetten kurtulamazsınız hem de muhataplarınızın bıkkınlık yaşamalarına mani olamazsınız. (20:44)</li><br />
<br />
<li>Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) doğumu ve yeryüzünü şereflendirmesi insanlığın yeniden dirilişi sayılır; O’nun doğduğu gün bizim için bir kutlu bayramdır. Çünkü, biz, Rabbimizi O’nunla tanıdık. Nimete minnet ve şükran duygusunu O’ndan öğrendik. Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini O’nun mesajlarıyla duyup anladık. Evet, getirdiği mesaj vesilesiyle bütün varlığın çehresine nur saçan, nazarları ahiret yamaçlarına çevirerek topyekün insanlığa Cennet ve Cehennem’i tanıtan ve ebedî saadet yollarını aydınlatan Allah Rasûlü’nün (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) doğumu, bütün insanlığın ve kâinatın bayramıdır. (22:18)</li><br />
<br />
<li>Son senelerde “Kutlu Doğum” adı altında yapılan programlar “ef’âl-i mükellefîn” arasında değildir. Yani, Kutlu Doğum’la alâkalı olan faaliyetler farz, vacip ve sünnet gibi yapılması dinen istenen sorumluluklar kategorisinde mütalaa edilemez. Ancak, o mübarek gün ve geceler münasebetiyle bir kere daha Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) yâd etme, O’nun viladetini hatırlama ve nûrefşan mesajını anlayıp başkalarına da anlatmaya çalışma çok değişik hayırlara vesile olabilir. (24:05)</li><br />
<br />
<li>Hira’da tehannüs, Sevr sultanlığına çıkış, Hicret ve Bedir gibi her hadise bir vesile olarak değerlendirilmeli; Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, her dönemde bir kere daha hemen her yönüyle anlatılmalı; belki insanları ülfete boğmamak için anlatış formatıyla biraz oynanmalı ama mutlaka O herkese tanıtılmalıdır. (24:23)</li><br />
<br />
<li>Hem mevlid okurken hem de daha geniş ve muhtevalı mevlid programları düzenlerken monotonluktan mutlaka kurtulmak lazım. Bugün, genel itibarıyla, mevlid merasimleri o kadar monotonlaşmıştır ki, avamdan kimseler bile onları dinlerken sırada neyin olduğunu, neden sonra ne geleceğini bilirler. Okuma üslubu ve o birbirinden güzel makamlar bile monotonluğun, ülfetin kurbanı olmuştur. Bu şekilde başlayıp devam eden ve aynı tonda biten bir mevlid, hele bir de kalb heyecanlarıyla icra edilemiyor ve aynı coşkuyla dinlenmiyorsa, bütün bütün sıkıcı ve monoton bir hal alacaktır. Oysa, o sözler çok güzeldir; anlatılan mevzular çok derindir; ama maalesef üslup eksikliği mananın önüne geçmektedir. Onları o şekliyle besteleyenler çok güzel ve faydalı bir iş yapmışlar, makamları Cennet olsun. Fakat, kanaat-i acizanemce, bu türlü şeyler aylık ya da en fazla senelik olmalı. Aynı şeyler tekrar edilmemeli, her defasında o işe ayrı bir buud ve zenginlik katılmalı. Bildiğiniz gibi, güzel bir güfte, belki yirmi insan tarafından yirmi türlü besteleniyor ve farklı farklı icrâ ediliyor. O bestelerin her biri de güfteye ayrı bir mana katıyor ve böylece, o sözleri bir kere daha, ilk günkü tazeliğiyle insanlara sunmak mümkün oluyor. İsterseniz, o farklılıklara da bir “tasrif” nazarıyla bakabilirsiniz; onları, bazı mana ve muhtevaları yeni bir ses, yeni bir söz, yeni bir eda, yeni bir üslûb ve yeni bir icrâ ile ortaya koyma şeklinde yorumlayabilirsiniz. (26:11)</li><br />
<br />
<li>İbadetler “taabbudî”dir; yani, onları Allah emrettiği için, O’nun istediği zamanda, O’nun gösterdiği şekilde ve O’nun rızasını kazanmak niyetiyle yaparsak ya da sırf Allah yasakladığı için bazı şeylerden sakınırsak, işte o zaman o amelimiz ibadet hükmüne geçer. Kur’an nasıl getirmiş, Peygamberimiz nasıl göstermişse aynen öyle koruyup uyguladığımız, onlarda değişikliklere, artırma ve eksiltmelere girmediğimiz, Peygamberimiz tarafından öğretilen şekline dokunmadığımız sürece ibadetlerimiz ibadet olarak kalır. Evet, format Allah ve Rasûlü tarafından ortaya konmuş ise o bir kıymet ifade eder. Yoksa, kendi mantığınıza göre, bir ibadetin şekil olarak daha ağırını ve daha müşkilini ortaya koysanız da onun bir değeri yoktur. (28:28)</li><br />
<br />
<li>Taabbudî olan ve asla değiştirilemeyen ibadetlerde ülfet ve ünsiyeti kırmak ise, onlara iç derinliği itibariyle bazı buudlar kazandırmak suretiyle mümkün olabilir. Bir defasında İzz ibn Abdisselam, bir defasında İmam Gazali ve bir başka defa da Hazreti Bediüzzaman gibi büyük insanların duyuşları zaviyesinden yola çıkıp namaz, oruç, hac ve zekata onların ufukları açısından yaklaşan bir insan, böylece o taabbudî amellerin özlerindeki usare, bal ve kaymağı dışarı çıkarmaya ve ülfetten kurtulmaya muvaffak olabilir. (32:55)</li><br />
<br />
</ul><br />
<br />
<br />
<br />
<p align="center"><iframe width="560" height="315" src="http://www.youtube.com/embed/ZhFNSC0pFRk" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p></div>

]]></content:encoded>
			<category domain="http://www.gercekhayat.net/143-bam-teli/">Bam Teli</category>
			<dc:creator>TeVBe</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.gercekhayat.net/bam-teli/797-ulfete-nester.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Almanya'da Türkçe Olimpiyatları'na büyük ilgi]]></title>
			<link>http://www.gercekhayat.net/turkce-olimpiyatlari/796-almanyada-turkce-olimpiyatlarina-buyuk-ilgi.html</link>
			<pubDate>Sun, 29 Apr 2012 19:46:03 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[*Uluslararası Türkçe Olimpiyatlarının Almanya elemeleri büyük bir organizasyon ile gerçekleşti.* 
 
 
<iframe width="440" height="350"...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><font size="3"><b>Uluslararası Türkçe Olimpiyatlarının Almanya elemeleri büyük bir organizasyon ile gerçekleşti.</b></font><br />
<br />
<br />
<iframe width="440" height="350" src="http://www.kure.tv/VideoEmbed?ID=117409" hspace="0" vspace="0" scrolling="no" frameborder="0"><p><b><font color=red>[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. <a href="register.php">Üye Olmak için TIKLAYIN...</a>]</font></b></p></iframe><br />
<br />
<font size="2">Frankfurt'taki "Festhalle" (fethal) merkezinde düzenlenen muhteşem törene 8 binin üzerinde davetli katıldı.<br />
<br />
Birbirinden yetenekli Alman ve Türk öğrencilerin performası herkesin büyük beğenisini kazandı.<br />
<br />
"İnsanlık Elele" şarkısıyla sahneye çıkan koro izleyenlerden büyük alkış aldı.<br />
<br />
Hem Türkçe hem Almanca sunulan programda bir öğrenci sürpriz yaptı ve özel beceri dalında yarışırken Türkiye izlenimlerini anlattı.<br />
Halk danslarının ustaca oynandığı programın sonunda dereceye giren öğrenciler, büyük finale katılmanın sevincini yaşadı.</font></div>

]]></content:encoded>
			<category domain="http://www.gercekhayat.net/149-turkce-olimpiyatlari/">Türkçe Olimpiyatları</category>
			<dc:creator>TeVBe</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.gercekhayat.net/turkce-olimpiyatlari/796-almanyada-turkce-olimpiyatlarina-buyuk-ilgi.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Risale-i Nur'u anlayarak okumak için 3 metod]]></title>
			<link>http://www.gercekhayat.net/risale-i-nur-kulliyati/795-risale-i-nuru-anlayarak-okumak-icin-3-metod.html</link>
			<pubDate>Sun, 29 Apr 2012 19:31:22 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Risali-i Nur külliyatından nasıl istifade edilmeli ? Risali-i Nur'u okurken anlamak için nasıl bir metod ve usule ihtiyaç var ? Bediüzzaman Said...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><font size="2">Risali-i Nur külliyatından nasıl istifade edilmeli ? Risali-i Nur'u okurken anlamak için nasıl bir metod ve usule ihtiyaç var ? Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'ni, vefatının 52. yılında anma amacıyla Mehtap TV'de yayınlanan özel programa konuk olan Araştırmacı Yazar Cemil Tüccar, Risale-i Nur'u okumanın püf noktalarını anlattı... Yazar Tüccar, Kur'an-ı Kerim'in günümüze bakan bir tefsiri olan Risale-i Nur'u anlaşılır bir biçimde okuyabilmek için, bir zorlama ortaya konarak dikkat yoğunlaştırmak gerektiğini, bütünü görerek okumak gerektiğini ve müzakereli bir şekilde okumak gerektiğini söyledi...</font><br />
<br />
<iframe width="440" height="350" src="http://www.kure.tv/VideoEmbed?ID=115452" hspace="0" vspace="0" scrolling="no" frameborder="0" allowfullscreen="true"><p><b><font color=red>[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. <a href="register.php">Üye Olmak için TIKLAYIN...</a>]</font></b></p></iframe></div>

]]></content:encoded>
			<category domain="http://www.gercekhayat.net/119-risale-i-nur-kulliyati/">Risale-i Nur Külliyatı</category>
			<dc:creator>TeVBe</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.gercekhayat.net/risale-i-nur-kulliyati/795-risale-i-nuru-anlayarak-okumak-icin-3-metod.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Kırık Mızrap Şiirleri</title>
			<link>http://www.gercekhayat.net/diger-eserleri/794-kirik-mizrap-siirleri.html</link>
			<pubDate>Sun, 29 Apr 2012 19:18:11 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[<iframe width="560" height="315" src="http://www.youtube.com/embed/videoseries?list=PLF47FD17D51CBADE9&amp;hl=en_US" frameborder="0"...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><iframe width="560" height="315" src="http://www.youtube.com/embed/videoseries?list=PLF47FD17D51CBADE9&amp;hl=en_US" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></div>

]]></content:encoded>
			<category domain="http://www.gercekhayat.net/145-diger-eserleri/">Diğer Eserleri</category>
			<dc:creator>TeVBe</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.gercekhayat.net/diger-eserleri/794-kirik-mizrap-siirleri.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Hz.Hatice (r.a.)</title>
			<link>http://www.gercekhayat.net/hanim-sahabiler/793-hzhatice-ra.html</link>
			<pubDate>Sun, 29 Apr 2012 19:09:28 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[*Hz.Hatice (r.anha) 1 - Hümeyra Hub* 
 
<object style="height: 390px; width: 640px"><param name="movie"...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><b><font size="3">Hz.Hatice (r.anha) 1 - Hümeyra Hub</font></b><br />
<br />
<object style="height: 390px; width: 640px"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/WWFqvSO00hg?version=3&amp;feature=player_detailpage"><param name="allowFullScreen" value="true"><param name="allowScriptAccess" value="always"><embed src="http://www.youtube.com/v/WWFqvSO00hg?version=3&amp;feature=player_detailpage" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowScriptAccess="always" width="640" height="360"></object><br />
<br />
<b><font size="3">Hz.Hatice (r.anha) 2 - Hümeyra Hub</font></b><br />
<br />
<object style="height: 390px; width: 640px"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/G1eXyCbY38U?version=3&amp;feature=player_detailpage"><param name="allowFullScreen" value="true"><param name="allowScriptAccess" value="always"><embed src="http://www.youtube.com/v/G1eXyCbY38U?version=3&amp;feature=player_detailpage" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowScriptAccess="always" width="640" height="360"></object></div>

]]></content:encoded>
			<category domain="http://www.gercekhayat.net/43-hanim-sahabiler/">Hanım Sahabîler</category>
			<dc:creator>TeVBe</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.gercekhayat.net/hanim-sahabiler/793-hzhatice-ra.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Çocuğa özgüven eğitimi nasıl verilir?</title>
			<link>http://www.gercekhayat.net/islamda-cocuk/792-cocuga-ozguven-egitimi-nasil-verilir.html</link>
			<pubDate>Sun, 29 Apr 2012 18:53:01 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[<iframe width="440" height="350" src="http://www.kure.tv/VideoEmbed?ID=117373" hspace="0" vspace="0" scrolling="no" frameborder="0"...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><iframe width="440" height="350" src="http://www.kure.tv/VideoEmbed?ID=117373" hspace="0" vspace="0" scrolling="no" frameborder="0" allowfullscreen="true"><p><b><font color=red>[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. <a href="register.php">Üye Olmak için TIKLAYIN...</a>]</font></b></p></iframe><br />
<br />
<font size="2">Aile Rehberi'de özgüven konusu ele alınıyor. Çocukta özgüven gelişimi nasıldır? Ailenin özgüven eğitimindeki rolü nedir?</font></div>

]]></content:encoded>
			<category domain="http://www.gercekhayat.net/157-islamda-cocuk/"><![CDATA[İslam'da Çocuk]]></category>
			<dc:creator>TeVBe</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.gercekhayat.net/islamda-cocuk/792-cocuga-ozguven-egitimi-nasil-verilir.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Her imamın arkasında namaz kılınabilir mi ?</title>
			<link>http://www.gercekhayat.net/vaazlar/791-her-imamin-arkasinda-namaz-kilinabilir-mi.html</link>
			<pubDate>Sun, 29 Apr 2012 18:51:15 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[<iframe width="440" height="350" src="http://www.kure.tv/VideoEmbed?ID=117308" hspace="0" vspace="0" scrolling="no" frameborder="0"...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><iframe width="440" height="350" src="http://www.kure.tv/VideoEmbed?ID=117308" hspace="0" vspace="0" scrolling="no" frameborder="0" allowfullscreen="true"><p><b><font color=red>[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. <a href="register.php">Üye Olmak için TIKLAYIN...</a>]</font></b></p></iframe><br />
<br />
<font size="2">Namaz kıldıracak olan imamın hangi şartlara sahip olması gerekir? İmam nasıl niyet etmelidir? Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi cevaplandırıyor...</font></div>

]]></content:encoded>
			<category domain="http://www.gercekhayat.net/30-vaazlar/">Vaazlar</category>
			<dc:creator>TeVBe</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.gercekhayat.net/vaazlar/791-her-imamin-arkasinda-namaz-kilinabilir-mi.html</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Hoş Geldin // Dursun Ali Erzincanlı</title>
			<link>http://www.gercekhayat.net/klipler/790-hos-geldin-dursun-ali-erzincanli.html</link>
			<pubDate>Mon, 23 Apr 2012 18:23:12 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[<object style="height: 390px; width: 640px"><param name="movie"...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><object style="height: 390px; width: 640px"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/nTkb7gXp3DY?version=3&amp;feature=player_detailpage"><param name="allowFullScreen" value="true"><param name="allowScriptAccess" value="always"><embed src="http://www.youtube.com/v/nTkb7gXp3DY?version=3&amp;feature=player_detailpage" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowScriptAccess="always" width="640" height="360"></object></div>

]]></content:encoded>
			<category domain="http://www.gercekhayat.net/29-klipler/">Klipler</category>
			<dc:creator>TeVBe</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.gercekhayat.net/klipler/790-hos-geldin-dursun-ali-erzincanli.html</guid>
		</item>
	</channel>
</rss>

